Müslüman arifler, hiçbir zaman İslam’ın ötesinde bir iddiaya sahip olduklarını ileri sürmemişlerdir. Aksine, onlar İslami hakikatleri diğerlerinden daha iyi keşif ettiklerini ve gerçek Müslümanların kendileri olduklarını iddia etmişlerdir. Arifler –ister teorik ister pratik yönüyle olsun- daima kitap, sünnet, sire-i nebevi, imamlar ve büyük sahabelere istinatta bulunmuşlardır. Ama başkaları onlar hakkında çeşitli görüşlere sahiptirler. Şimdi söz konusu görüşleri zikredeceğiz:
1. Bir gurup Müslüman fıkıhçı ve hadisçinin görüşü: Bu gurubun düşüncesine göre, arifler aslında İslam’a bağlı değildirler ve onların kitap ve sünnete istinatta bulunmaları halkı kandırmak ve Müslümanların kalbini kazanmak içindir. Ariflerin temel olarak İslam’la bir bağları yoktur.
2. Asrımızdaki bir gurup aydının görüşü: Bu gurubun İslam ile arası pekiyi sayılmaz. Bunlar geçmişte İslam ve İslam’ın kurallarına karşı bir hareket veya kıyam olduğunu düşündükleri her oluşuma büyük bir hevesle sarılmışlardır. Bunlar da birinci gurup gibi, ariflerin aslında İslam’a inanmadıklarını ve bağlı olmadıklarını ileri sürmektedir. Bu guruba göre, irfan ve tasavvuf Arap olmayanlar tarafından manevi bir kisve altında İslam ve Arap karşıtı ortaya çıkmış bir harekettir.
Her iki gurubun ortak yönü, ariflerin İslam karşıtı olduğuna inanmalarıdır. Ama görüş farklılıkları da vardır. Birinci gurup İslam’ı kutsallaştırmakta ve Müslüman halkların İslami duyarlılıklarını gözeterek irfanı “ötekileştirmeye” ve İslami ilimlerin kapsamından çıkarmaya çalışmaktadır. İkinci gurup, ariflerin şahsiyetlerine dayanarak –ki bazı arifler bütün insanlığa ortak değeri haline gelmiştir- İslam’ın aleyhine propaganda aracı olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Böylelikle, İslam’ı “ötekileştirerek” irfanın ince ve engin düşüncelerinin İslam kültürüne ve İslam dinine bigâne olduğunu, bunların dışarıdan İslam’a girdiğini iddia etmişlerdir. Bu vesileyle, İslam ve İslami düşüncelerin, bu tür düşüncelerden aşağı bir seviyede yer aldığını ileri sürmektedirler.
Bu guruba göre, ariflerin kitap ve sünnete istinatta bulunmalarının nedeni, halktan korkmaları ve canlarını korumak amacıyla takiye yapmalarındandır.
3. Tarafsız gurubun görüşü: Bu guruba göre, irfan ve tasavvuf özellikle pratik irfanın fırka kimliğine bürünmesiyle, Kur’an ve sünnet ile çelişen bidatler ve sapmalara rastlamak mümkündür. Ancak arifler, diğer Müslüman âlimler ve İslami fırkaların çoğu gibi İslam’a halis bir niyetle bağlıdır ve hiçbir zaman İslam karşıtı konuları iler sürmemişlerdir. Bazı hatalar işlemiş olabilirler. Tıpkı kelamcılar, filozoflar, tefsirciler, fakihler gibi. İslam ilimleri ile meşgul âlimlerin hata yapabileceği gibi arifler de kimi yerlerde hata yapmış olabilirler.
Ariflerin İslam karşıtı olduklarını iddia edenler irfan veya İslam’a karşı belli amaçları taşıyanlardır. Ariflerin kitaplarını tarafsızca inceleyenler, irfani terimlere ve literatürüne vakıf kimse, kimi hataları tespit edebilir ancak onların İslam’a karşı samimiyetlerinden ve halis niyetlerinden kuşkuya kapılmaz.
Biz üçüncü görüşü tercih ediyor ve ariflerin kötü niyetlerinin olmadıklarına inanıyoruz. Bununla birlikte, irfanda uzman, İslami ilimlere vakıf kimselerin irfani meselelerin İslam’a uygun olup olmadıklarını tarafsızca araştırma ve değerlendirmeleri gerekir.
Şeriat, Tarikat ve Hakikat
Arifler ve arif olmayanlar arasında özellikle de fakihler ile yaşadıkları görüş ayrılıklarından biri ariflerin şeriat, tarikat ve hakikat hakkındaki özel görüşlerinden kaynaklanmaktadır.
Arifler ve fakihler, şeriatın İslam’ın belli birtakım hakikatler ve maslahatlara dayanan ahkâm ve kurallarından ibaret olduğu hususunda hem fikirdirler. Fakihler bu maslahatları; genellikle insanı saadete ulaştıran maddi ve manevi nimetlerden en yüksek yararı elde etmesini sağlayacak şekilde yorumlamışlardır. Ama arifler, bütün yolların Allah’a çıkacağına inanırlar. Bütün maslahatlar ve hakikatler, insanı Allah’a yönelten koşullar, imkânlar, vesileler ve gereksinimler türündendir.
Fakihler göre, şeriat perdesinin altında (ahkâmlar ve kurallar) birtakım maslahatlar bulunmaktadır. O maslahatlar, şeriatın varlık sebebi ve ruhu konumundadır. O maslahatlara ulaşmanın tek yolu, şeriat ile amel etmektir. Fakat ariflere göre ahkâmlardaki gizli maslahatlar ve hakikatler, insanı Allah’a yakınlaştıran, ona kavuşmaya sevk eden menziller ve mertebelerdir.
Ariflere göre, şeriatın batını yoldur ve ona “tarikat” denir. Ve bu yolun sonu hakikattir. Yani daha önce de açıkladığımız üzere arifin kendinden ve enaniyetinden vazgeçerek ulaştığı tevhid makamıdır. Bundan dolayı, arif üç şeye inanır: şeriat, tarikat ve hakikat. Şeriatın tarikat için bir vesile olduğunu ve tarikatın da hakikat için bir vesile olduğuna inanır.
Fakihlerin İslam hakkındaki düşünceleri, kelam derslerinde açıkladığımız gibidir; İslami kuralların üç bölüme ayrıldığına inanırlar:
Birinci bölüm, kelam ilminin üstlendiği akaid ilkeleridir. Akaid ilkeleri konusunda, insan akıl yoluyla sarsılmaz bir imana ulaşmalıdır.