Şimdi sıra bu kıyamın alametlerinde: Bu alametler yakın alametler ve kesin alametler olarak ikiye ayrılmıştır.
Yakın alametler;
1. Bir Haşimî’nin kıyamı
2. Horasan’da siyah bayrakların kurulması
3. Ay tutulması
4. Çok fazla yağmur yağması
5. Büyük savaşlar
Kesin alametler;
1. Yemen’de halkın hak kıyamı
2. Süfyanî’nin yıkıcı kıyamı
3. Gökten gelecek ilahî nida
4. Yerin çökmesi
5. Nefsi Zekiye’nin katledilmesi
Bu alametler bütün İslâm âlimlerinin kabul ettikleri kesin alametlerdir.
Hz. Mehdi’nin Gaybet Dönemindeki Velayeti
İlahi Rububiyet yeryüzünde peygamberler (a.s) ve masum imamlar (a.s) tarafından yürürlüğe geçtiğinden, bu gerçek aklî olarak velayetin devam etmesini gerekli kılıyor. Buna göre 1- Hz. Mehdi’nin (a.s) gaybeti döneminde bu velayet kime aittir? 2- İtikadî olarak bu velayet bizim için nasıl bağlayıcı olur? 3- Zamanın İmamı Hz. Mehdi’nin (a.s) lütuf ve inayetleri bize ne yolla ve nasıl ulaşır?
1- Anlaşıldığı üzere sizin ilahi rububiyetten maksadınız Rububiyetin bir gereği olan velayetin sonuç ve etkileridir Bu yüzden velayet kavramı hakkında konuşulması gerekir.
Velayet ve Mevla kavramları “veliye” kökünden alınmıştır. Lügatte bu sözcüğün çeşitli anlamları vardır. Örneğin sahip, köle, kölesini serbest bırakan efendi, serbest bırakılan köle, arkadaş, yakın (amcaoğlu), komşu, oğul, amca, Rab, yardımcı, nimet veren, bir yere yerleşen, ortak, kız kardeş oğlu, seven, tabi, damat, daha öncelikli olan gibi.
Kavram olarak velayet, insanların işlerinde çeşitli yönlerde tasarruf yetkisi olan yönetici anlamındadır. İmam’ın İslam toplumuna velayeti, toplumun toplumsal, siyasi işlerini yönlendirmek, insanları hidayet etmek, onların din ile ilgili sorularını cevaplandırmakta tecellisini bulmaktadır. Eğer insanlar onun önderlik ve velayetine boyun eğerlerse gerçekte kendilerinin dünya ve ahiretteki mutluluklarını garanti etmiş ve doğru yolu bulmuş sayılırlar. Eğer karşı çıkarlarsa veya bu önderlik ve velayeti kabul etmezlerse gerçekte kendi aleyhlerine hareket etmiş ve kendi zararlarına olan bir yol seçmiş olurlar.
Masum İmamı ister halk kabul etsin, ister etmesin o, Allah’ın iradesi gereği tüm insanların -ister Müslüman ister gayrimüslim- durumundan haberdardır ve onların kalp ve davranışlarında etki bırakmak yetkisine sahiptir yani velayet hakkına sahiptir. O, tekvinî olaylarda da Allah’ın izniyle tasarruf yetkisine sahiptir; isterse bir taşı altın yapabilir veya bir cansız perdedeki resmi canlandırabilir veya çaresiz hastalıkları iyileştirebilir ve kendisine tevessül edenleri (Allah’ın katında vesile kılanları) çıkmazlardan kurtarabilir. Bütün bunları Allah’ın verdiği izinle yapar. Ancak o, bu gücünden hikmetsiz ve normal ilahi düzende halel oluşturacak şekilde yararlanmaz. Çünkü o kullukta en yüksek mertebeyi haizdir ve gerçek kul, Allah’ın izni olmadan hiç bir iş yapmaz. Buna göre Şia literatüründeki velayet kavramını imamet kavramıyla karıştırmamak gerekir. Çünkü bu açıklamaya göre velayet, imametin bir ön koşulu sayılır. Buna göre mutlak velayete sahip kişi olan Masum hazır olduğu dönemde kimsenin toplumun önderlik ve imametini üstlenme, toplumun din ve dünya işlerini yönetmesi ve onları kendi peşi sıra hareket ettirmesi caiz olmaz. Çünkü aklın da açıkça hükmettiği gibi seçkin ve üstün kişi dururken ondan sonraki mertebede olana sıra gelmez. Elbette o mutlak velinin izni çerçevesinde biri bir görev üstlenirse o başka. Örneğin gaybet döneminde belirli vasıfları taşıyan fakihin, o mutlak veli ve İmam adına bir takım görevleri üstlenmesine izin verilmiştir.
Bu açıklamadan anlaşıldığı üzere Peygamber’e (s.a.a) ve Masum İmamlara (a.s) isnat edilen bu ilahi velayet makamı gerçekte ilahi hilafet makamıdır ve insanın yaratılış hedefini de simgeler. Hz. Âdem (a.s) de bu makamı sayesinde meleklere mescut (secde edilen kişi) olma özelliğine sahip olmuştur.
Açıklandığı üzere velayet iki kısımdır:
a) Tekvinî velayet: Bu anlamdaki velayet, geçen açıklamamızdan anlaşıldığı üzere velinin Allah’ın izniyle yaratıklar üzerindeki değiştirme ve yönlendirme gücüne sahip oluşundan ibarettir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
“Rabbimiz odur ki her şeyi yarattı ve sonra hidayet etti.”
Bu manadaki velayet, işte âyette zikredilen ilahi gücün bir tecellisinden ibaret sayılır. Bu tür velayet, kâmil insanda yani masumlarda vardır, onlar ister maddi anlamda diri olsunlar veya vefat etmiş olsunlar, Allah’ın iradesi gereği böyle bir güce sahiptirler. Bütün peygamberler ve onların masum vasileri bu cümleden on iki imam bu velayete sahiptiler.
Buna Kur’an’da onlarca âyette işaret edilmiştir. Örneğin Hz. İbrahim’e (kuşları diriltmede), Hz. İsa’ya (hastaları iyileştirmede ve ölüleri diriltmede), Hz. Süleyman’a (rüzgar ve kuşlar üzerinde egemenliği konusunda), Hz. Süleyman’ın vasisi Adsif’e (Belkıs’ın tahtını bir anda getirmesi için) verilen güç bu tekvini velayetin örnekleridir. Bugün Hz. Mehdi (a.s), son Peygamber’in (s.a.a) vasisi olması vasfıyla böyle bir velayete sahiptir. Onun gaybette oluşu, bu tür velayetine bir halel getirmez.