Allame-makale-2

04 December 2025 40 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 9

Bazı kelamcılara ve çoğu felsefeciye göre ismet, kendisine sahip olanı günaha düşmekten koruyan nefsanî meleke anlamına gelmektedir.

Hâce Nasîr bu görüşün filozoflara ait olduğunu söyler ve şöyle der: “İsmet, varlığıyla masum şahıstan günahın südûrunu önleyen bir melekedir.” (Nasîrüddîn Tûsî, 1405: 369)

İbn Meysem Bahrânî: “İsmet, onun sebebiyle günah işlemenin men edildiği nefsanî melekedir.” (Bahrânî, 1417: 55)

Fâzıl Mikdâd bir tanımda da ismetin hem lütuf, hem de meleke oluşuna işaret eder:

İsmet, Allah’ın masuma ihsân ettiği nefsanî bir meleke ve lütuftur. Bu vesileyle o, yapmaya kudreti olduğu halde hiçbir zaman ibadeti terk etmez ve günah işlemeyi seçmez. (Hıllî, 1368: 37)

Muhammed Mehdi Narâkî: “İsmet öyle bir melekedir ki onun varlığında günaha yönelinmez, velev ki (günah) işlemeye kudreti olsa bile.” (Narâkî, 1363: 97)

Ehl-i Sünnet ulemâsından Tehânevî (1996: 2/ 1183) ve Taftazânî (1409: 4/ 313) bu sözün filozoflara ve felsefecilere ait olduğunu söylerler ve muhakkık Cürcânî de et-Ta’rîfât adlı eserinde bu tanımı vermiştir. (Cürcânî, 1412: 65)

Bu yaklaşım da tam ve kâmil olmayabilir. Çünkü evvelâ bu nefsanî meleke olan ismetin nasıl ve hangi sebeplerle meydana geldiğini müşahhas kılmamaktadır, bu meleke neyin mahsulü ve neticesidir? Eğitim ve öğretimle mi, akıl kuvvesinin kemâliyle mi, tecrübe, maharet ve riyâzetle mi yoksa başka bir şeyle mi elde edilmiştir?

İkincisi, bu melekenin diğer melekelerden, örneğin nefiste hâsıl olan adalet melekesinden farkı nedir? Adalet melekesi sahibinin günah işlemeyeceği derecede baskın etkiye sahip olsa da mantıken sapmayı önleyici değildir ve günah işlemekten men etmez. Hatta bazen adil kişilerin kasden veya sehven günaha veya hataya düştüğü görülür. Oysa ismette, masum kişinin günaha düşmesi genel olarak men edilmiştir.

4. Haysiyet ve mahsus özellik

Bazı kelamcılar ismeti lütuf olarak açıklamak yerine, onu kendisine sahip olan şahsı günahtan koruyan bir tür sıfat ve özel bir hâlet kabul ederler.

Muhakkık Tûsî:

العصمة هی کون المکلف بحیثلا یمکن ان یصدر عنها المعاصی من غیر اجبار له عن ذلک

(Nasîru’d-dîn Tûsî, 1416: 93)

İbn Meysem Bahrânî ismet için sıfat tabirini kullanarak şöyle der:

İsmet insan için bir sıfattır ki onun sebebiyle günah işlemesi men olunur, öyle ki bu sıfat olmadan günahın süduru men olunmaz. (Bahrânî, 1406: 125)

Muhakkık Sebzevârî şöyle der:

Bazıları demişlerdir ki: İsmet şahsın bir haysiyet üzere olmasıdır ki ondan günahın başgöstermesi men edilmiştir; bu, mukaddes nefsinde olan bir haysiyet sebebiyledir. (Sebzevârî, 1383: 476)

Üstad Hasanzâde Amulî de ismeti “kuvve” diye tanımlar. (Hasanzâde Amulî, 1379: 151)

Şunu söylemek gerekir ki bu tanımın en önemli ve temel sorunu, müphem ve anlaşılmaz oluşudur. Çünkü ismetin haysiyet, kuvve, emir vs. diye tanımlanması ismetin özünü aydınlatmamaktadır. Tahlil esnasında bunları meleke ve akıl kuvvesi gibi diğer tanımlarla çevrelemedikçe bu böyledir ki yine de bunlara dair sorunlar ortaya çıkmaktadır.

5. Günahın yaratılmamış olması veya salt ibadet kudreti

Eşâ’ire’nin ekserinin ismet meselesine yaklaşımı, Allah’ın masum insanda hiç kötü fiil ve günahı yaratmamış olması ve aynı zamanda günaha düşme kudretinin de varolmaması şeklindedir.

Fahr-i Râzî bir yerde Ebu’l-Hasan Eş’arî’nin görüşüne işaretle şöyle der:

İsmet ibadet etme kuvveti ve günah işleyebilme gücüdür. (Fahr-i Râzî, 1992: 167)

Kadı Îcî ve Tehânevî ismetin tanımında şunları söylemişlerdir:

Biz Eşâ’ire nezdinde ismet, Allah’ın enbiyâda günahı yaratmamış olmasıdır. (Îcî, 1417, 3: 448; Tehânevî, 1996: 2/ 1183)

Taftazânî: “İsmet, ibadet kudretinin yaradılışıdır.” (Taftazânî, 1409: 4/ 312)

Eşâ’ire’nin bu tanımının insanın fâiliyetini nefyeden kendi kaynaklarıyla uyumlu olması dikkat çekicidir. Onlar insan fiilinin her türünü ilâhî fiil kabul ederler ve insanı fiilin gerçekleşmesinde bir nevi etkisiz eleman sayarlar. İlgili yerlerde bu yaklaşıma yönelik çok sayıda eleştiri yapılmıştır.

İnsanın bütün fiillerini Allah’a dayandırma ve onun kendi fiillerindeki rolünü görmezden gelme, kendilerinin ismete dair yaptıkları tanımda geçen irade ve kudret manasıyla ve şartıyla çelişmektedir. Allâme Tabâtabâyî bu görüşün eleştirisinde şöyle söyler:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar