Kur’an açısından insana verilmiş işitme, görme ve akıl gibi araçlar ilim elde etmesi içindir veya başka bir ifadeyle gerçeği tanıyıp kavrayabilmesi içindir. Dolayısıyla bunlardan doğru şekilde faydalanılmaması kınanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm defalarca insanları; kendi varlıklarında, kâinat hakkında ve tabiat âleminde derin bir müşahedeye, muhakemeye, düşünmeye ve değerlendirmeye davet etmektedir. Zira bu ruhu, aklı ve düşünceyi geliştirir. Kur’an’da âlimlerin özel bir konumu vardır. Mücadele suresinin 11. ayetinde Yüce Allah, âlimlere diğerleri karşısında üstün dereceler verdiğini beyan etmiştir. (Tabâtabâî: 1417, c.19/189).
Hadis kaynaklarında ilimle ilgili nakledilen rivayetler bu kısa yazıda sayılamayacak kadar çoktur. İlim ve âlimin fazileti, ilmin dereceleri, ilmin yüce konumu, etkileri ve sonuçları, ilmin çeşitleri, bölümleri ve faydaları gibi başlıkların tamamı, İslam medeniyetinde “ilim ve bilgiye” atfedilen olağanüstü ehemmiyeti göstermektedir. Emirul Muminin İmam Ali (a.s), kısa ve derin bir cümlede şöyle buyurmuştur:
“Bilim bir fetih ve üstünlük aracıdır; kim ona ulaşırsa onunla hareket eder. Kim ondan geri kalırsa ilim sahibine götürülür ve âlimlere muhtaç olur.” (Nehcül Belaga 660. Hikmet).
İlimden maksat sadece din ve ilahîyat bilgisi değildir. Bilakis insanoğlunun ihtiyaç duyduğu tüm bilimlerden; ilahîyat ilimleri, fizik, tıp, matematik, sanat, mühendislik, endüstri, sosyoloji ve tüm beşerî ve doğa bilimlerini kapsayan bir ilimden söz etmekteyiz. Enfal suresinin 60. ayetinde “Düşmana karşı caydırıcı özelliği bulunan tüm askeri ve nizami teçhizatın sağlanması” emri verilmiştir. Askeri teçhizat hazırlamak ve üretmek, askeri ve lojistik bilgisine sahip olmayı gerektirir. Nisa suresinin 141. ayetinde “Allah’ın kafirlerin, müminlere musallat olmasına hiçbir geçit vermeyeceği” belirtilmiştir. Müslümanların bağımsızlığı ve küffarın onlara musallat olmaması; ekonomi, siyaset, kültür, şehirleşme, sağlık, çevre, beşerî ilimler ve … diğer alanlarda Müslümanların bilgili olmalarına bağlıdır.
3.1.2. Kur’an’da İlmin Önemi
İlim, bir memleketin itibar ve kudretinin en açık vasıtasıdır. Bilginin diğer tarafı yetenektir. Batı dünyasının iki yüz yıldır kendisine sağladığı zenginlik, nüfuz ve gücün arkasında sahip olduğu bilimin olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Onlar ahlâkî ve dinî temellerdeki yoksulluklarına rağmen, ilim kervanının gerisinde kalan toplumlara batılı hayat tarzını empoze ederek onların siyasî ve iktisadî hâkimiyetlerini ele geçirmektedirler. (Beyaniyeyi Gam-i Dovvom, s.7 ve 8).
Gerçek dindarlar olan peygamberler ve Allah dostları, daima ilmi teşvik edici öğretmenler olmuşlardır. Dinde öncü olan şahsiyetlerin bilginlerden olduklarını görmekteyiz. Hatta Aristo ve Eflatun’un kendi dönemlerindeki peygamberin öğrencilerinden oldukları bilinmektedir.
Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta ise muasır çağda batı medeniyetinin bilime yaklaşımıdır ki genel olarak, deneyim eksenli, hissiyat odaklı ve maddi amaçlıdır. Onlar nezdinde duyusal/hissi olmayan her türlü bilgi reddedilir. Rehberin ifadesiyle batı düşüncesinde “pozitivizm” olarak adlandırılan bilim ahlak ve inançtan yoksundur. Kökleri 18. yüzyılda Avrupa’nın aydınlanmış devrimlerine dayanmaktadır ve “August Comte” tarafından kurulmuş, bir asır sonra “Karl Popper” gibi kişiler tarafından değiştirilmiş ve genişletilmiştir. Bu ekol, her bir önermenin doğruluk ölçütünü, onu deneyimleme olasılığına bağlamış ve bunu, doğru bilimi yanlıştan ayırma kıstası yapmıştır ve bu yaklaşımla teolojik hipotezleri tümden eleştirmiştir. Yine bu görüş “idraki” bir geçerlilik alameti olarak gördüğünden, bunun ise sadece doğal ilimlere münhasır oluşundan mütevellit bütün metafizik bilgileri geçersiz saymış ve bu tür konuları tamamen anlamsız, saçma sözler olarak görmüştür. Ayrıca “hümanizm” düşüncesinde özgünlük insana verilmiş ve tüm yasalar insan eliyle yapılmıştır. Onlar açısından da dinin ve Tanrı’nın hayatta ve kanunlarda hiçbir yeri yoktur. (Bkz. Flower Sara, 1380, s.124; Dark Sidney, 1378, s.45; Magee Bryan, Felasifeyi Bozorg/Büyük Filozoflar/1376; Copleston, 1382, s.28).
“İlim” kelimesini sadece “deneysel bilimler” için kullanmakla iki yanlış yapılmıştır: Birincisi genel bir kavram olan bilgi (Knowledge) kavramı, deneyime dayalı “bilim” (Science) anlamında algılanmıştır. Halbuki deneyime dayalı (tecrübi) ilimler, bilginin sadece bir bölümünü oluşturmaktadır. İkinci ise “realitenin” (yani gerçeğin), deneyime dayalı ilimlerle eşit olduğu düşünülmüş, laboratuvarlarda ispatlanmamış şeyler ise “ide” (yani zihinsel kurgu) olarak gösterilmiştir. Böylece “realizmin” “idealizmden” önce geliyor olmasına binaen deneyime dayalı (tecrübi) ilimler her türlü zihinsel kurgudan (yani deneyimle ispatlanmamış ilimlerin hepsinden) öne geçecektir. (Behişti: 1391, s.42). Dolayısıyla dinî bilimde tecrübenin yanı sıra Tanrı, ahlak, inanç ve maneviyatın özel bir yeri vardır. Bunlar insanı maddi ilerlemeden ayrı olarak manevi yüceliğe ulaştırır.