Allâme Tabâtabâî’nin Burhân-ı Sıddîkîn’inin Arılığı

04 December 2025 44 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 10
  1. Allâme’nin bu burhanına, içinde/muhtevasında vücûdun saflığının ve Vâcib-i bi’z-Zât’ın varlığının ispatlandığı sıddîkîn burhanlar grubunda yer vermek mümkündür. Dolayısıyla bu burhanda yabancı bir şeyden Yüce Allah’a doğru bir seyir izlemez, aksine (burhanın sonunda) O’ndan yine O’na ulaştığımızı anlarız. Bu açıdan bu tür burhanlar totoloji (müsadere ale’l-matlûb) olarak nitelendirilmezler.
  2. Bu burhanı felsefenin ilk meselesi olarak adlandırmak mümkündür. Eğer bu burhan felsefenin ilk meselesi olarak kabul edilirse, felsefedeki bu meselenin diğer felsefî mesele ya da meselelere dayanmadığını önceden kabul etmiş sayılırız. Diğer bir deyişle, her ilmin meselesi, o ilmin teorik önermesini oluşturur.[2] Dolayısıyla eğer Allâme’nin burhanı felsefenin ilk meselesi olacaksa bu, burhanın öncüllerinin sadece bedîhiyât-ı evveliyeden müteşekkil olduğu anlamına gelir. Çünkü felsefenin yöntemi salt aklî yöntemdir. Salt aklî ilimler ise doğrudan veya dolaylı olarak sadece bedîhiyât-ı evveliye ile ispatlanabilirler. Bu burhan “ilk mesele” olduğundan, doğrudan evveliyât yoluyla ispatlanmalıdır. Eğer felsefede bedîhiyâtın dışındaki şeylerden de yararlanıldığını söylersek, bu durumda “sıddîkîn” burhanlarının genel itibariyle –ister İbn Sînâ’nın burhanı olsun ister Sadru’l-Müteellihîn’in ya da Allâme’nin– saf aklî burhanlar türünden bir burhan olduklarını iddia etmek gerekir. Ancak bu burhanlar felsefenin ilk meselesi olarak nitelendirilip nitelendirilmemelerine göre farklılık arz ederler. Hiç kuşkusuz Molla Sadra’nın Esfâr’daki sıddîkîn burhanı en az üç felsefî ilkeye (vücûdun asıl oluşu, vücûdun dereceliliği [teşkik] ve malûlün illetine bağlılığı) dayanmaktadır. Dolayısıyla Sadrâyî hikmette felsefenin ilk meselesi diye bir şey söz konusu değildir. İbn Sînâ’nın sıddîkîn burhanı da devir ve teselsülün geçersizliğine dayalıdır. Eğer devir ve teselsülün geçersizliğini felsefî meselelerden biri olarak addedersek –ki filozoflara göre bunun böyle olduğu anlaşılmaktadır– bu durumda İbn Sînâ’nın sıddîkîn burhanını da Sînevî felsefenin ilk meselesi olarak addetmek gerekecektir. Ancak hiç kuşkusuz Allâme Tabâtabâî’nin sıddîkîn burhanını ilk felsefî mesele olarak telakki etmek mümkündür. Zira bu burhan sadece evveliyâta yaslanmakta, hiçbir felsefî meseleyi ve/ya nazariyeyi temel almamaktadır.
  3. Eğer Allâme’nin burhanı salt aklî bir burhan olursa, bu onun doğruluğunun aklın hükmüne bağlı olduğu ve teyidinde akıldan başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmadığı anlamına gelir. Diğer bir deyişle, eğer bir mesele salt aklî olursa, onun değillenmesi paradoksa (tenakuz) yol açacaktır. Yani eğer bir iddia pozitif (icabî, olumlu) olursa, salt bir burhanda onun selbi de (olumsuz) paradoksa yol açacaktır. Eğer iddia selbî (olumsuz) olursa, salt bir burhanda onun icabı da (olumlanması) paradoksa neden olacaktır.
  4. Allâme Tabâtabâî’nin sıddîkîn burhanını ilk felsefenin ilk meselesi olarak ele almakla birlikte, esas itibariyle onun ilk felsefede Allah’ın varlığının bedîhî kabul edilip, buna aklî açıdan temel teşkil ettiği, [dolayısıyla bu açıdan] ispata ihtiyaç dahi duymadığını da eklememiz gerekir. O aynı zamanda Yüce Allah’ın varlığını ispatlayan diğer tenbihî (uyandırmayı, farkındalığı sağlayan) burhanlara da dayanmamaktadır. Allâme Tabâtabâî burhanını açıklarken bu hususa dikkat çekmiştir.[3]
  5. Eğer Allâme’nin sıddîkîn burhanı tenbîhî ise bu onun felsefî ve/ya felsefî olmayan hiçbir meseleye dayanmadığı anlamına gelecektir. Diğer bir deyişle; bu burhan bir nazariyeyi temel almamakta ve zorunlu aklın[4] doğası onun kabulü için yeterli gelmemektedir. Öncüllerin doğruluğu zorunlu aklın doğasından [istihraç edilen] bir istidlâl olmaksızın güvence altına alınmıştır. Bu öncüller ister olumlu (icabî) ister olumsuz (selbî) olsunlar, fark etmez. Öncüllerinin doğruluğunun bilgisine ulaşmak belli bir nazariyeye yönelmeye ihtiyaç bırakmaz. Bu öncüller her ne kadar burhanla ispatlanabiliyor olsalar da bu ispat belli bir nazariyeye bağlı değildir.

Burhanın Takriri (Açılımı)

  • (Safsatanın zıddı olan) gerçeklik, zatı itibariyle bâtıllığı ve yokluğu kabul edebilecek bir şey değildir (bedihi-i evvelî).
  • Zatı itibariyle bâtıllığı ve yokluğu kabul etmeyen her şey Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır (bedîhi-i evvelî).
  • Dolayısıyla (safsatanın zıddı olan) gerçeklik Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır.

Bu istidlâlde suğrâ (küçük öncül) ve kübrânın (büyük öncül) her ikisi de bedîhîdir. Dolayısıyla netice de [tıpkı öncüller gibi] hiçbir nazariyeyi temel almaksızın ortaya çıkacaktır. İstidlâlin büyük öncülünün (kübrâ) bedihî olduğuna kuşku yoktur. Çünkü zatı, zatı itibariyle yokluğu kabul etmeyecek şey Vâcibu’l-Vücûd’dur. Zira bizzat Vâcibu’l-Vücûd olmak, O’nun Zât’ının yokluğu kabul etmeyeceği anlamına gelir. Aksi takdirde o Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât olamazdı.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar