Daha önce Feyz’in bakış açısıyla eğitimin en genel ilke ve esaslarını ele aldık ve tekrarlamayı gerekli görmüyoruz. Burada, sadece cinsel eğitimin kendi özgü temel ve ilkeleri özetle ele alacağız. Bu doğrultuda cinsel içgüdünün mahiyeti, işlevleri, evliliğin kutsallığı, bekârlığın kötülüğü ve cinsel hazzın yeri meselelerini ele alacağız.
1. Cinsel İçgüdü İlahî Bir Nimettir
Kadın ve erkekler arasında, insanoğlunun gelişim sürecinin belirli bir aşamasında birtakım fiziksel değişimlerle ortaya çıkan doğal ilgi, cinsel içgüdü diye isimlendirilir. İnsanoğlunda, dahası bütün canlılarda var olan bu ilgi, ispatlanmayı gerektirmeyecek kadar aşikârdır. Feyz’e göre, işte bu içgüdü ilâhî bir vergi ve nimettir.O, şöyle der:
“Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı doğal ilgisi, ilâhî bir ayet ve vergi olup insan türünün beka sebebi ve bir haz vesilesidir. Bu içsel eğilim, hiçbir şekilde çirkin ve kötü değildir ve asla olumsuz bir yönü yoktur. Bilakis bu eğilimin doğru ve meşru bir şekilde tatmin edilmesi zarûrîdir. Dolayısıyla evlilik bağı, ilâhî ferman doğrultusunda övgüye şayan ve arzulanan bir ilişki olup söz konusu ilgi ve alakanın tatmini, yönlendirilmesi ve kontrol edilmesi doğrultusunda şekillenen bir kurumdur.”
Kur'an-ı Kerim açısından erkek ve kadının birbirlerine ilgi duyması, Allah’ın rahmet ve sevgi temeli üzerine tesis ettiği en kutsi olgulardan biridir. Zira bu sayede erkek ve kadının huzur ve sükûneti evlilik ilişkisine bağlanmıştır.
“İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, onun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır.”
Malumdur ki sevgi, rahmet, muhabbet ve hayatın güzelleşmesine ve insan türünün bekasına sebep olan bir eğilim, insanın kişiliğinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynar. Dolayısıyla asla olumsuz bir olgu olarak görülemez ve bu konuya dair konuşmak çirkin addedilemez. Bunun kanıtlarından biri de Kur'an-ı Kerim’in cinsel konulara dair izahatta bulunması, cinsel ilişki, tenasül uzuvları, cinsel sapıklık, ihtilam, meni, rahim, doğum, hayız ve nifas ve benzeri konuları ele almasıdır.
İslam’a göre kadın ve erkeğin birbirlerine ilgi duyması, doğal ve fıtrî bir eğilim olup yaratılış düzeninin bir gereğidir. Yani, kesinlikle sosyal hayatın doğurduğu ve sosyal davranış ve törelerin bir gereği değildir. Hatta eğer sosyal hayata eğilimin fıtrî ve doğal bir eğilim olup olmadığı kuşku götürecek olsa dahi kadın ve erkek arasındaki karşılıklı eğilimin fıtrî ve doğal olduğu asla kuşku götürmez. İşte bu sebepledir ki kadın ve erkek özel tenasül uzuvlarına sahiptirler. Feyz, bu hususta şöyle der:
“Kur'an-ı Kerim, erkek ve kadının birbirlerine ilgisini, insanoğlunun yapısının bir gereği, ilk ve en güzel dünyevî ziynet diye görür: Şehvete (özellikle) kadınlara düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bu ayette şehvet kavramı kullanılmıştır. Bu kavram şiddetli arzu anlamına geldiğine göre insanoğlunda, kadın ve çocuk sevgisi çok şiddetlidir diyebiliriz.”
Sonuç itibarıyla İslam ve Müslüman düşünürler açısından, cinsel içgüdü ilâhî bir vergi, doğal ve fıtrî bir olgu olarak görülmüş kadın ve erkeğin karşılıklı ilgisi, içinde hiçbir kötülük ve ayıp barındırmayan güzel ve kutsi bir iş olarak değerlendirilmiştir. Şimdi artık bu bakış açısını, cinsel ilgi ve eğilimi zatı itibarıyla ayıp ve çirkin bir iş ve cinsel ilişkiyi insanın düşüklük ve alçalış sebebi gören bakış açısıyla karşılaştırabilirsiniz. Hakikaten bazı bilge insanların insan varlığının bir boyutuyla ilgili bu bakışa sahip olmaları şaşılası bir durumdur. Peki, cinsel arzu ve tenasül uzuvları insan varlığının bir parçası değil midir? Acaba bu bakış açısı, erkek ve kadınların psikolojilerini altüst etmez mi? Peki, Batı dünyasının geçmişte sahip olduğu bu baştan aşağı kusurlu bakış açısının, günümüz dünyasında Batılı toplumların ölçüsüz bir cinsel özgürlüğe sürüklediğini, hayâ, utanma, iffet, hamiyet, namus, örtünme gibi değerleri tartışmaya açtığını ve toplu seks, ensest ilişki, eşcinsellik vs. türlü sapıklıkların normal karşılanmasına sebep olduğunu biliyor muydunuz? Tam bir buhrana yol açan bu problem, hatta bazı psikanalizcileri insanın bütün kişiliğini cinselliğe indirgeyecek bir düzeye kadar sürüklemiştir. Bu teoriye göre cinsel içgüdüler, insanoğlunun bütün davranışlarının asıl etkenidir ve insanın bütün yeti ve yetenekleri cinselliğin bir türevidir. Demek oluyor ki insan, huzur ve saadet istiyorsa eğer cinselliğini mutlak bir özgürlük içinde yaşamalıdır. Oysaki bu içgüdünün bastırılıp sınırlandırılması nasıl insanın hem ruhsal hem de bedensel sağlığını tehdit ediyorsa, sınırsız cinsel özgürlük insanın akıl sağlığını dahi tehdit etmektedir.