7- İslam ve Modern Psikolojiye Göre İnsan-ı Kamil

04 December 2025 48 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 1 / 11

İslam ve Modern Psikolojiye Göre İnsan-ı Kamil

Mesud Azerbaycani

Giriş

İnsan-ı Kamil / mükemmel insan konusunu araştırıp irdeleme çok eskiye dayanmaktadır. Tarihi seyirde insanlar her zaman insan-ı kamil arayışında olmuşlardır. Şayet bu arayışlar yüzünden bazen tabiat ötesi varlıklar ve türlerin terbiye edicileri (akıllar) bazen hayali mitolojik kahramanlar bazen de tarihin önemli şahsiyetleri insan-ı kamil unvanıyla gündeme gelmiştir. Mezhebi, dini, felsefi ve düşünsel ekoller ve kültürlerin her birinde insan-ı kamilin izine rastlanmaktadır. Buda, Konfüçyüs, Zerdüşt, İsa (a.s), Hz. Muhammed (s.a.a), Eflatun, Aristo, mutasavvıflar, arifler ve aynı şekilde çağdaş psikologlar insan-ı kamil veya matlup insan meselesini (özgür insan, filozof, yüce insan, şeyh ve dede, büyük insan, Allah’ın halifesi, fiiliyata ulaşmış insan… gibi farklı adlarla) dillendirmişlerdir. Şayet insan-ı kamile yönelimin kökeni insanın içindeki kemale ve aynı şekilde eksiklik, zaaf ve eziklikten uzaklaşmaya olan temayüldür. Adler’in ifadesiyle gençlik duygularından uzaklaşmak insanın asıl ihtiyaçlarından biridir. Adler başka bir yerde de diyor ki: “Bunun kaynağı hem felsefede ve hem de dini düşüncede var olan (İnsanın tanrı gibi olması) fikirdir.”

Her ne kadar “İnsan-ı Kamil” konusunun geniş bir şekilde incelenmesi disiplinlerarası (en azından felsefe, psikoloji ve ahlak ilimleri arasında ortaktır) bir konu olsa da farklı düşünürlerin konu hakkındaki düşüncelerinin incelenmesi gerekir. Ancak bu araştırmada konunun tarihi geçmişi, tanımı ve sınırları kısaca ele alınacak ve sınırlı açılardan (İslam ve Psikolojiye göre) konu iki bölümde karşılaştırmalı ve tahlili bir şekilde incelenecektir.

Her düşünürün insanın makamı hakkındaki düşüncesi onun psikolojisi ve dünya görüşü ile ilintilidir. Yani materyalist olan bir filozof insana maddi olgular, siyasi ilişkiler ve maddeye hâkim olan kanunlar gözüyle bakar. İnsanı kudret talep eden, kaos ve kargaşa isteyen bir varlık olarak bilir. Örneğin Hobbes diyor ki: “İnsan, insanın kurdudur.” Ancak insanı manevi ve melekûti boyutlarıyla gören kimseler insanı yüce makamlar sahibi bilmiş ve Spinoza gibi “İnsan insan için tanrıdır” demişlerdir.

İnsanı tanımanın asıl ilkelerinden birini hicri 5. Yüzyılın ortasında Yunanlı Protagoras açıkladı ve dedi ki: “İnsan her şeyin ölçütüdür.” Sokrat da, “Kendini tanı” ilkesini öğretilerinin öncülü karar kıldı. İnsan, dünya ve tanrı konuları yazılı tarihinin ilk gününden itibaren Batı düşüncesinin asıl konularını oluşturur.

Ortaçağ’da Mesihi düşünceden ilham alarak insanın konumu “İnsan, Allah’ın yaratıklarından bir yaratıktır” ifadesinden ibaretti. Düşünceleri ve davranışları dini değerleri gösterecek şekilde düzenlenmesinin gerekliliği dillendirilirdi. Bu dönemde insanı tanıma disiplini her ne kadar bağımsız bir disiplin olmasa da insanın aşağı mertebelere düştüğü ve ilahi inayet ile Mesih’in feda olması vesilesiyle kurtulma olasılığını dillendiren ifadeler “Dini metinlerin” bazı bölümlerinde vardı.

Rönesans’ta insan kendisini Yunan ve Hristiyan kayıt ve bağlılıklarından kurtardı ve başarılarıyla iftihar edebileceğini ve kendisini övünebileceğini iddia etti. Özellikle Hümanistler için (Hristiyanlıktaki –Günahkârın Vicdanı- düşüncesinin karşısında) “şerafet” ve “azamet” konuları çok önemliydi. Hümanizm veya insanı eksen alan düşünce bu Rönesans döneminin mahsulüdür. On dördüncü yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bu hareket daha çok Ortaçağ din adamlarının hâkimiyetlerine başkaldırıydı ve insanı kemal sahibi biliyordu. On altıncı yüzyılın İnsanı tanıma konusunun öncü düşünürlerinden Montaigne “İnsani şahıs”ın asıl mahiyetini tanımlamaya çalıştı. Onun insan tanımı insanın kendisine dönmekte ve insanın batınındaki hakikati öncelikli bilmektedir. O insanlığı nesnelerin külliyatı arasına yerleştirmeye çalıştı. Şöyle demektedir: “İnsanın varlığı bir daire mesabesinde olup muhiti her yer ve merkezi hiçbir yer değildir.”

Paskal, Descartes, Spinoza ve Malebranche insanı tanıma konusunda felsefi ideleri olmuş ve bu düşünceyi ilerletmişlerdir. İngiliz John Locke daha rasyonel olan ilkelerle şöyle demektedir: “İnsan kendisini bu dünyanın sakin bilgesi unvanıyla tanımalıdır.” Yani insan mutlak bir özne değildir. Bilakis insani gerçekliğin bütün sınır ve yetersizlikleriyle bir mücessem şuurudur. Aydınlık çağında (18. Yüzyıl) insanı tanıma konusu felsefenin bir dalı olmuştu ve insani bilimlerle yakın ilişkisi vardı. İnsan hakkında elde edilmiş nesnel bilgileri insan şuurunu oluşturan değerler ile irtibatını kurmaya çalışıyordu. (İnsan canavarlar arasında bir canavardır ve aynı zamanda kültürel bir varlıktır). 19. Yüzyılda sosyal bilimlerin yaygın ve hızlı gelişimleri ile insan uzmanlıklar muhasarasında karar kıldı. İnsanın tümel ve ideolojik yaklaşımı azaldı ve bilim adamlarının her biri uzman oldukları alanlarda konuşmaya ve diğer ilim dallarından habersiz olmaya başladılar.

Önceki Sayfa 1 2 3 Sonraki Sayfa

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar