Bu durum Rönesans’tan sonraki dönemlerde de göze çarpmaktadır. 16. Yüzyılda Belçikalı Dr. Andreas Vesalius vesilesiyle “İnsan anatomisi” alanındaki yasağın çiğnenmesiyle insan cisminin kutsiyeti yok oldu. Ancak yine de insanı ruha sahip akıllı bir varlık biliyor (Paskal ve Descartes) ve ruh ile beden paralelliği hususunda ısrar ediyorlardı. Nihayet insanlara benzeyen (şempanze ve orangutan) maymunların keşfiyle aşamalı bir şekilde bunların insanlara anatomik ve biyolojik benzerlikleri belirlendi ve bu temayüz ve farklılıklar da ortadan kalktı. Böylece insan da hayvanlar arasında bir varlık olarak algılandı. İnsanın diğer hayvanlardan tek farkı da onun varlık silsilesinde tekâmül geçmişinin daha fazla olması ve nihayetinde bu tekâmülün hâsılı olduğu düşüncesi kabul gördü.
19. yüzyıl boyunca kadim medeniyetin maddi ve manevi çerçevesi siyasi devrimler ve teknoloji devrimi ile dağıldı. Max Stirner, Kierkegaard ve Nietzsche’nin her biri her ne kadar şahıs kavramını bir yere kadar olumsuz kullansalar da aşırı ferdiyetçi düşünceler dile getirdiler. Ancak 20. Yüzyıldaki şahısçı kavramı (19. Yüzyılın ferdiyetçiliğinden ilham ile) olumlu bir tasvir ve insanı oluşturan cüzleri birbirine bağlamak için çabalamayı ifade eder. “Şahıs” peygamberce istisnai bir tabiat göstermek için çabalamaktan çok her insanı meydana getiren değerler mecmuasıdır. Bu, Batı ile Doğunun insan tasvirleri arasındaki önemli farklılıklardan biridir. Doğu ülkelerinde ferdi varlığa vurgu genellikle bir tür hata ve günah olarak algılanmaktadır. Kurtuluş ya da özgürlük ferdiyetin inkârında ve nefsin tamamen yokluğun zatında yok olmasında vuku bulur.
Buna karşılık Almanyalı Goethe diyor ki: “Bir şahsiyetin niteliği tek başına insanın saadetini tazmin edebilir.” Felsefi olarak insanı tanımada insan ferdi değerlerin öznesi sayılır. Ancak Strauss’un yapısalcılığı, Marks’ın komünün asaleti düşüncesi ve Freud’un hastalık derecesine varan psikolojik araştırmalarının her biri felsefi olarak insanı tanımayı tehdit eden akımlardır. Bu bilimlerde insan fail unvanıyla değil, bilakis münfail unvanıyla ve düşüncelerin terkiplerinin öznesi olarak sunulmuştur. Ancak buna karşılık felsefi olarak insanı tanımada her insanın –iç ve dış etkilere rağmen- varlığının sorumluluğunu kesin kabul etmeye vurguda bulunur. Bu teamül Almanyalı Edmund Husserl ve öğrencisi Max Scheler’den ilham almış çağdaş fenomenolojide görülür. Bunlara göre şahsi şuur; nesnel hakikatin amaç ve aslı ile birleşmesidir. Karl Jaspers, Bardianov, Martin Heidegger, Gabriel Marcel, Morris Mulu Montaigne ve Jean Paul Sartre’nin varlığın asaleti düşüncesi insanın bütün bağlılıklarının kaynağı unvanıyla şahsi şuur için öncelik göz önünde bulundurur.
Kültürün meydana getiricisi unvanıyla insan kültürden etkilenir. Nesnel alem –ki her insan günlük hayatını burada geçirir- sembollerle gösterilir ki tarihin belli bir döneminde belli bir topluma hastır. Dolayısıyla insan hakkında incelemede bulunacak kişi şunu bilmedir: insanlık bütün tarihin mahsulü ve insanın şimdiki ve geçmiş zamandaki faaliyetidir. Bilgi sosyolojisi de var olan her ferdin kültürel ortamın mahpusu olduğu öngörüsünde bulunur. Tabii insanın kültür mahsulü olduğu doğrudur. Ancak kültürün de insan vesilesiyle ortaya çıktığı düşüncesi de bu ölçüde doğrudur. Bu iki hakikat birbiriyle olan etkileşimde birbirini dengeler.
Dolayısıyla genel bir şekilde yirminci yüzyılın başlarında insan-ı kamili dillendiren hümanist psikologların düşüncelerinin temeli unvanıyla felsefi antropolojinin temel ilkelerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:
Gökyüzünden yeryüzüne gelmiş ve maddi olmuş bir insandır.
Diğer hayvanların arasında ve onlarla birlikte yaşayan bir insandır.
Bu insan şerafet ve azamet sahibidir.
Kültürle etkileşimde oluşan kültürlü ve bilgili bir varlıktır.
Her insan bir şahıs ve şahsına münhasır bir ferttir.
“İnsan-ı Kamil” kavramı her ne kadar İslami ilk metinlerde (ayet ve rivayetlerde) bu şekilde kullanılmamış olsa da kelime anlamına binaen İslami kültürde kökenini ve kullanım geçmişini görebiliriz. Sözlükte kemal tam / mükemmel demektir ve tam olan şeye delalet eder. Kemal hem zat ve hem de sıfat için kullanılır. Kemal: eksiz, noksan karşısında doğru ve düzgün olan şey anlamını da ifade eder. Diğer sözlüklerde de buna yakın anlamlar kemal için zikredilmiştir. Dolayısıyla insan-ı kamilin anlamı insanlıkta hiçbir eksikliği olmayan tam, mükemmel ve yeterli insan demektir.
Bu kavram her ne kadar arifler tarafında daima kullanılmış olsa da bunun kaynağı ve menşei Kur’an ve Masum önderlerin elimize ulaşmış hadisleridir. Örneğin Kuşeyri risalesinde bu kavram kullanılmıştır. Kuşeyri risalesinde diyor ki: “Beyazıt Bestami (ö. 261) kamil olan insanı dillendirmekte ve ilahi zatta fani olduktan sonra insanın bu makama ulaşacağını söylemektedir.”