Allâme Tabâtabâî’nin “İsmet” Kavramının Özüne ve Niteliğine Dair Yaklaşımı

04 December 2025 41 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 9

1. İlâhî Lütuf ve Üstünlük

İsmetin en bilinen tanımı onun “ilâhî lütuf” olarak yorumlanmasıdır. Allah ismeti bazı insanlara bağışlar ve böylece ismete sahip olan kimse günaha düşmekten ve ibadeti terk etmekten korunmuş ve aynı zamanda bunu yapmaya kâdir olur.

Yukarıdaki yaklaşım, meşhur İslâm düşünürlerinin ve bilcümle İmâmiye’nin yaptığı tanımdır.

Şeyh Müfîd ve Allâme Hıllî şu ortak tanımı yaparlar:

İsmet, mükellefe Allah tarafından verilmiş bir lütuftur. Şöyle ki günah işleme kudreti olduğu halde günahı gerçekleştirmekten ve ibadeti terkten men edilir. (Müfîd, 1414: 37; Hıllî, 1368: 37)

Seyyid Murtaza: “İsmet, Allah’ın kuluna bağışladığı bir lütuftur ve kul kendi iradesiyle her türlü kötü fiili yapmaktan imtinâ eder.” (İlmü’l-hüdâ, 1422: 188, a.e, 1405: 3/ 325-326)

Mu’tezile’den Kadı Abdülcabbâr (1962: 13/15) ve İbn Ebi’l-Hadîd (1404: 7/8 ve 13/ 248) ile Eşâ’ire’den Şehristânî (1364: 1/ 116) gibi Ehl-i Sünnet ulemâsından bazı âlimler, ismetin tanımını yaparken onun lütuf olduğuna işaret etmişlerdir.

Her halükârda bu yaklaşımda bu iki etkene, yani ilâhî lütuf oluşuna ve bu üstünlüğün masumun iradesini elinden almadığına değinilmiştir. Bu iyi bir yaklaşımdır ama kâmil değildir. Çünkü genel ve belirsiz bir şekilde ismeti ilâhî lütuf ve üstünlük olarak nitelendirir ama peygamberlerin ve imamların nasıl ve hangi güçle kendilerini günah ve hatadan koruyabildiklerini açıklamamaktadır. Nasıl ve hangi tahlile göre bu lütuf masumun iradesiyle uyumludur? Ayrıca neden bu lütuf bazı kişilere mahsustur ve diğerleri bundan mahrumdurlar ve bu Allah’ın adaletiyle nasıl uyum içinde olur? Bu yüzden diğer bazı kelamcılar ve filozoflar ismetin mahiyetini aydınlatabilmek için ona başka kayıtlar da ilave etmişlerdir ki konunun devamında bunlara değinilecektir.

2. Akıl Kuvvesi

Diğer yaklaşım, ismeti insandaki akıl kuvvesinin kemâli kabul eder. Bunun açıklaması şöyledir: İnsanda öfke, şehvet ve akıl kuvveleri vardır ve her biri kendine özel temayüllere sahiptir. Eğer onlardan biri, diğerine göre daha fazla gelişme ve faaliyet gösterirse diğer kuvvelerin hareket alanını kısıtlar. Ancak kâmil ve ilâhî insanlarda akıl kuvvesi, öfke ve şehvet kuvvelerini kontrolü altına alır ve onları kendisine itaatkâr kılar. (İbn Sînâ, 1375: 2/ 130)

Filozoflara göre nebînin nefsi, tekâmül merhalelerinden geçtiği, misâl âlemine girdiği ve akıl âleminde nazarî (teorik) ve amelî (pratik) akıl kuvveleri çok güçlenip kuvvetlendiği için kendi nazarî kuvvesiyle ilâhî kelâmı işitebilir, melekleri müşâhede edebilir ve diğer taraftan amelî kuvvesiyle fâiliyet kudretine erişebilir ve madde âlemini emri altına alabilir. Bu yüzden nebinin nefsinin akıl âlemine ittisâli varsayıldığında, artık nefis için günah ve hataya düşme mecâli kalmamaktadır. Çünkü günah ve hata akıl kuvvesinin mağlubiyetinin ve insanın hayvanî maddî boyutunun galibiyetinin ürünüdür. Bu da peygamberler için farzımuhaldir. Bununla beraber ismet akıl kuvvesinin ürünüdür ve diğer bir deyişle ismet akıl kuvvesinin kemâlidir. (Bkz. Kadrdân Karamelekî, 1383: 370)

İsmete dair bu yaklaşımın tahlilinde öyle görünüyor ki bazı âlimlerin ve filozofların söylemiş olduğu şey gerekli ve münasiptir ama yeterli değildir. Yani şüphesiz felsefî ve tasavvufî kaynaklara göre akıl kuvvesinin varlığı insanın daha iyi olmasına ve nefsin tekâmülüne sebep olur ama nübüvvet ve imamet makamına ulaşmada ismetin (nübüvvet ve imametten ister önce olsun ister sonra, kasden ve sehven düşülen büyük-küçük bütün günahlardan ve hatalardan korunma denebilecek) genel anlamını ispat etmez. Gerçi bu ikisi arasındaki daimî olmasa da genelde bulunan irtibat kabul edilebilir ama akıl kuvvesinin bu kemâlini insanın zamanla elde ettiği dikkate alınırsa İmâmiye’nin enbiyâ ve imamların doğuştan masum olduklarına dair iddiası nasıl ispat edilebilir? Bunun için ismetin ilâhî lütuf ve ihsân oluşu görmezden gelinmemelidir.

Fâzıl Mikdâd bu yüzden ismetin Allah tarafından verilen aklın ihsanı olduğuna değinerek şöyle der:

Bazı filozoflar Allah’ın masumu saf bir tabiatla, her türlü pislikten arı bir tıynetle yarattığını söylemişlerdir. Onlar yüce bir mizaca sahiplerdir, kuvvetli bir akıl ve kâmil bir fikirle donatılmışlardır ve Allah onlara sonsuz lütufta bulunmuştur. Bu sebeple masum, vâcipleri yerine getirmede ve çirkin işleri terk etmede kudretlidir. Tüm teveccühü yerdeki ve gökteki melekûtadır. Bunun için nefs-i emmâre her zaman nefs-i âkilenin emri altında, bitik ve mağlup olur. (Suyûr-i Hıllî, 1422: 244)

3. Nefsanî Meleke

Bazı kelamcılara ve çoğu felsefeciye göre ismet, kendisine sahip olanı günaha düşmekten koruyan nefsanî meleke anlamına gelmektedir.

Hâce Nasîr bu görüşün filozoflara ait olduğunu söyler ve şöyle der: “İsmet, varlığıyla masum şahıstan günahın südûrunu önleyen bir melekedir.” (Nasîrüddîn Tûsî, 1405: 369)

İbn Meysem Bahrânî: “İsmet, onun sebebiyle günah işlemenin men edildiği nefsanî melekedir.” (Bahrânî, 1417: 55)

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar