Konumuz açısından bu ayetteki “Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar” ifadesi dikkatimizi çekmektedir. Zira inananların Hacca gelmelerine sebep olarak gösterilen bu menfaatler içerisinde ahlakî kazanımlar da bulunmaktadır. Klasik tefsirlere baktığımızda Hacda biri dünyevi menfaat, diğeri de uhrevi menfaat olmak üzere iki türlü menfaat bulunduğundan bahsedildiğini görmekteyiz. Dünyevi menfaatler; uzak ve yakından gelen Müslümanların, Hac ibadetini yerine getirmeleri, ticaret yapmaları; uhrevi menfaatler ise günahlardan arınmak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bize göre ise bu menfaatleri hayatın her alanına etki edecek şekilde daha genel manada anlamak daha isabetli olacaktır. Nitekim son dönem müfessirlerinden İzzet Derveze, ayette kastedilen faydaların “psikolojik, bedensel, sosyal, ekonomik, kişisel, tanışma-kaynaşma ve siyasal faydalar” olduğunu belirterek yelpazeyi genişletmiştir. Öncelikle dünyanın dört bir yanından Müslümanlar Hac ibadetini yerine getirmek amacıyla her yıl sadece birkaç günlük bir süre zarfında Mekke’de bir araya gelirler. Kendi ülkelerindeki sosyal statüleri ne olursa olsun hepsi ihram elbiseleri içerisinde diğer kimliklerinden soyutlanmış olarak tek kılığa bürünürler. Bu anda zengin ile fakir, amir ile memur, patron ile işçi arasında hiçbir fark görünmez. Günlük namaz ibadetleri esnasında bulundukları yerde kıbleye yönelmek suretiyle gösterilen birlik düşüncesi Hac vesilesiyle yapılan omuz omuza tavaf esnasında doruğa ulaşır.
Toplumsal ahlak yönünden faydası en bariz şekilde görülen ibadet türü, genel olarak infak adını verdiğimiz zekât, fitre, sadaka vb. mali ibadetlerdir. Diğer ibadetler ahlakımızı dolaylı yoldan etkilerken, infak ibadetinin bizzat kendisi ahlakî bir olaydır. Şüphesiz mal ve servet oldukça çekici ve tatlıdır. İnsanoğlu yaratılış gereği paraya çok tutkun ve düşkündür. Belli bir oranda bu düşkünlük makul ve gereklidir. Çünkü dünya malı Kur’an’da insanların geçim kaynağı olarak kabul edilir. Bu, İslam dininin mala verdiği önemi ifade eder. Ancak yine Kur’an’da insanların mallarında, ihtiyacını açıklayanlara da, gizleyenlere de verilecek bir hakkın bulunduğu zikredilir. “Her hastalık kendi cinsinden bir şeyle tedavi edilir” kuralı uyarınca, maldan gelen hastalık yine malla tedavi edilir. Bundan dolayı malın belli bir kısmının yoksullara verilmesi ve hayır yolunda harcanması emredilmiştir (Bakara 2/177).
Allah’ın farz kıldığı zekât; Kur’an’ın toplumu terbiye etmek için kullandığı yollardan biridir. Çünkü o kalpleri cimrilik ve hırstan doğan hastalıklardan temizler. Ruh sağlığının temeli insanın sosyal hayata iştirak etmesi ve topluma faydalı olduğunu hissetmesine bağlıdır. Zekât ise toplumsal katılımın en canlı örneklerinden birisidir. Zekât kişiyi mali ibadete alıştırmak suretiyle, onu ruhi bunalımlara hatta intihara kadar götüren mal tutkusunun esire olmaktan kurtarır. Zekât vb. ibadetler, toplumun ekonomik katmanları arasındaki çekememezlik hastalığına karşı bir ilaçtır. Zenginlerin yardım ellerini uzatmasıyla, yoksulların zenginlere karşı hissetmeleri muhtemel olan kin ve nefret duyguları söner ve gönülleri huzura kavuşturur.
2.4. Ahlak-Toplum İlişkisi
Aristoteles’in; “İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Sosyal bir yaratık olduğu için de, ahlak olgunluğuna ancak bir devlette, bir toplumda erişebilir” sözleriyle değindiği insanın sosyal yönü, Kur’an’da da pek çok ayette gündeme getirilmiştir. Fârâbî, İbn Haldûn ve Gazzâlî insanın yaşamını devam ettirebilmesi için birçok şeye gereksinimi olduğunu ve bunları temin edebilmek için de pek çok kişinin bir araya gelmesinin zorunlu olduğunu dile getirmişlerdir. İbn Miskeveyh de insanın ancak dostlarıyla bir arada olduğu durumda mutlu olabildiğini ve tek başına yaşayan insanın tam anlamıyla mutlu olamayacağını söylemiştir. Bir toplumun üyesi olmak, fert için rahmettir. Onun sahip olduğu değerler millet ile olgunluğa erer. Toplumun içinde eriyip yok olan fert, adeta deniz olmak isteyen bir damladır. Nasıl ki bir söz, içinde bulunduğu metinden dışarı çıkarsa, içindeki gizli mana incisi parçalanıp yok oluyorsa, bir yaprak daldan kopup düştüğünde çürüyorsa, kişi de benliğini korumak için bir toplum içerisinde erimelidir. Çünkü bir insanın sahip olduğu iffet, cesaret, cömertlik ve adalet gibi ahlakî erdemlerin ortaya çıkıp gelişebilmesi ancak toplumsal hayatta gerçekleşebilir. Toplumdan ayrı yaşayan insanlarda bu erdemler zamanla azalmaktadır. Nitekim nispeten toplumdan izole şekilde yaşayan bedeviler hakkında Hz. Peygamber’in, “Kim çölde oturursa katılaşır...” mealindeki hadisi bu gerçeği dile getirmektedir.