Bu meyanda Allah’ın hilkat esnasında kendilerine imtiyâz verdiği kimseler vardır. Onları müstakîm bir fıtratla ve mutedil bir hilkatle yaratmıştır. Bu kimseler daha işin başında açık zihinlerle, sahih idrâklerle, temiz nefislerle ve sâlim kalplerle gelişip büyüdüler. Bu fıtratla ve nefis selametiyle henüz bir amel veya mücâhede yapmaksızın ihlâs nimetine ulaştılar. Oysa bu, diğerlerinin çalışıp çabalayarak elde edebilecekleri bir nimettir. Hatta ne kadar mücâhede etseler de o kimselerin ulaştığı ihlâs mertebesine ulaşmaları mümkün değildir. Evet, onların ihlâsı, sonradan kazanılarak ulaşılan ihlâstan çok daha yüce ve rütbesi çok daha yüksektir. Çünkü onlar mânâlarla ve fazlalıklarla kirlenmemiş temiz kalplere sahiplerdi. Kur’ân’ın zâhir geleneğinde “muhlesîn” (lâm harfi fetheli) kelimesinin geçtiği her yerde kastedilen de onlardır ve işte onlar enbiyâ ve masum imamlardır. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın onları ictibâ ettiği (seçtiği) açıkça geçer. Yani kendisi için toplamış ve kendisi için hâlis kılmıştır. Nitekim şöyle buyurur: “Evet onları da seçkin kıldık ve dosdoğru yola yönelttik.” (En’âm/ 87) ve yine şöyle buyurur: “O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” (Hac/ 87) Onlara ilmin, âsime melekesi olan merhalesini verdi. Bu meleke onları günahlara ve hatalara düşmekten korur, bu melekeye sahip olan diğerlerinin de küçük bile olsa günah işlemesi muhaldir. (Tabâtabâyî, 1412: 11/ 162)
Bununla beraber merhum Allâme’nin en baştan şimdiye dek geçen tüm sözlerine bakıldığında lutfedilen ismet makamının hem Allah’ın ihsanı hem de iktisap yoluyla elde edilebildiği anlaşılmaktadır. Nübüvvet ve imamet makamının lütfu esası ise böyle olmayıp salt bazı insanlara bağışlanan bir ihsandır. Çünkü Allah bu özel ilim ve ismet makamını, onların mücâhede ile ulaşabilecekleri kapasiteyi ezelî ilmiyle önceden bildiği için ve bize gizli olan hikmet ve maslahatlar gereği enbiyâya ve masum imamlara ihsan etmiştir. Ancak en azından bu bağış ve ihsanın Allah Teâlâ tarafından bazı insanlara verilmesinin sebepsiz ve hikmetsiz olmadığını da biliyoruz. Çünkü onlar her şeyden önce kendi nefislerini salt kulluk ve teslimiyetle bu tevfîki kabule hazırlamışlar, kendi saadetleri ve kurtuluşları için kendilerini ilahî ipe ulaştırmışlardı. Ancak ondan sonrasında ilâhî rahmet ve feyiz, vüs’atiyle onları kapsamıştı.
Seyyid Murtazâ bu söylemlere cevaben şöyle söyler: Allah eğer kendilerine lütufta bulunursa bu lütuftan en iyi şekilde faydalanacaklarını ve nebi veya imam olmasalar da kendi iradeleriyle çirkin işlerden kendilerini men edeceklerini daha önceden bildiği için onlara bu ihsanda bulunmuştur. (İlmu’l-hüdâ, 1422: 189; ae, 1405: 3/ 326-327)
Allah Teâlâ kendi ezelî ilmiyle bazı insanların zamirlerinde, derinlerinde ve niyetlerinde ne olduğunu bilmektedir, gelecekte ne yapacaklarından ve neyi seçeceklerinden de haberdardır. O mukaddes zâtların, kendilerine fazladan bu lütuf verilirse bunu hür iradeleriyle Allah’a kulluk ve günahları terk yolunda kullanacaklarını da bimektedir. Bu yüzden bu ilâhî ilim, ismet nimetinin enbiyâya ve imamlara verilmesinin doğruluğunu gösterme hususunda yeterlidir. (Subhânî, 1412: 3/ 176)
Sonuç
Merhum Allâme Tabâtabâyî’nin ismet meselesinin mahiyeti hususundaki görüşünün özeti şu olmuştur: Bütün ilâhî peygamberlerin ve masum imamların (as) sahip olduğu ismet, özünde Allah Teâlâ tarafından has bir ilimle özel bir nimetin lütfundan ve ihsanından başka bir şey değildir. Bu lütfa nail olmak ise masumun akıl kuvvesinin tekâmül seyrinin mahsulü ve nefsinin manevî derecelerinin yukarı yönlü seyriyle mümkün olabilir. Bu nefsanî melekeyi ve bağışı elde edebilmek ve koruyabilmek için öyle merhalelere ulaşırlar ki en başta günahların ve ilâhî vâcibâtı terk etmenin çirkinliği, kötülüğü ve alçaklığı olmak üzere eşyanın bütün hakikatleri onlara malum ve görünür olur; artık mutlak iradeleriyle onlara dikkat etmekle kalmazlar, ilâhî vazifenin hilafına bir eylemde bulunmak akıl ve hayallerinin ucundan dahi geçmez.
Diğer taraftan onlar kemâl ve marifetin mukaddes bir makamına ve derecesine ulaşmışlardır. Onlar, ilâhî sıfatların ve esmânın tamamına dair varolan huzurî ve şuhudî ilimleriyle içlerinde oluşan muhabbet ve aşkla, Yaradan’ın rızası ve hoşnutluğundan başka bir şey düşünmezler. Bütün varlıklarını, işlerini, amellerini, davranışlarını ve niyetlerini O’nun rızasına uygun çizgiye sokarlar. Bu yüzden günahtan korunmaları aynı anda hem ihtiyarî ve kesbî, hem de lütuf ve bağıştır; yok olmaz, daimi ve süreklidir.
Kaynakça
1. Kur’ân-ı Kerim (Türkçe mealler Diyanet İşleri Başkanlığı sitesinden alınmıştır. Bkz.
< https://kuran.diyanet.gov.tr >)
2. Âmedî, Seyfüddin, 1424 K, Ebkârü’l-Efkâr fî Usûli’d-dîn, thk: Ahmed Ferid Mezidî, Beyrut, İntişârât-ı Dârü’l-Kitâbi’l-İlmiyye.
3. İbn Ebi’l-Hadîd, İzzeddin Ebu Hamid, 1404 K, Şerhu Nehcü’l-Belâga, c. 7 ve 13, Kum, Kitâbhâne-i Umûmî-yi Âyetullâh Mar’aşî Necefî.
4. İbn Haldun, Abdurrahman, 1978 M, Mukaddime-i İbn Haldun, Beyrut, Dâru’l-Kalem, 1. Baskı.