Etkinin daimî olmamasının sebebi insanda olan muhtelif bilinç kuvvelerinin bazılarının, kişinin diğer bazı hikmetlerden gaflet etmesine ya da en azından ona olan dikkatinin azalmasına yol açmasıdır. Öyleyse nerede sapma görüyorsak, kökeninde sebeplerin birbiriyle savaşı ve bir sebebin diğer bir sebebe gâlip gelmesi vardır.
Buradan anlaşılıyor ki adı ismet olan o güç, ilmî ve mamulî (sıradan) bir sebep değildir, aksine hiçbir şekilde başka hiçbir sebebe mağlup olmayan ilmî ve şuûrî (bilinçli) bir sebeptir. Eğer bu türden şuûrî sebepler, mamûlî olsalardı kesinlikle içine sapmalar sızardı ve zamanla etkisini kaybederdi. (Bkz. Ae: 5/ 78-80)
Bu yüzden merhum Allâme bu konunun üzerinde duruyor:
فهذا العلممن غیر سنخ ساإر العلوم و الادراکات المتعارضه التی تقبل الاکتساب و التعلم ... لا ذوق لنا فی هذا النحو من
العلم و الشعور
(ae: 79)
Buna göre bu ilmin kesb ve taallüm yoluyla elde edilen diğer ilim dallarından ve ârifâne idrâklerden farklı olduğu anlaşılmaktadır.
Üçüncü cevap: Allâme’nin diğer bir cevabı da şudur; masumun ilminin sıradan ilimden başka olmasına ilaveten aslında bu ilim iki şeyle ilgilidir. Biri günahların bâtınına ve hakikatine ve de neticelerine ve ardından getirdiklerine dair ilimdir. Daha yüce olan diğeri ise ulûhî makama, ilâhî esmâ ve sıfatların azametine dair ilimdir. Nitekim bunun neticesi muhabbet, cezbe ve hakiki mevlâsına duyduğu dolup taşan aşktır. Öyle ki bu büyük muhabbet vasıtasıyla o mutlak kemâle kavuşabilmek için heyecandan kendilerini kaybederler; fikirlerinde ve nefislerinde Allah’tan ve O’nun rızasını kazanmaktan başka hiçbir şeye mecalleri olmaz ve O’nun rızası dışında olan her şeyi terk ederler. Bunun getirisi de günah ve hatadan korunmaktan başka bir şey değildir.
Bu yüzden Allâme, ilâhî ayetlerde olduğu gibi (Saffât/ 160; Sad/ 83) onları “muhlesîn” (samimi kullar) arasında saymış ve onları vasfederken şöyle buyurmuştur:
Bu kimseler Rableriyle ilgili öyle şeyleri bilirler ki diğerlerinin bunlardan haberi yoktur… Ve yine ilâhî muhabbetleri onları, O’nun istediği dışında bir şey istememeye mecbur kılmaktadır. Böylece itaatsizlikten tamamen vazgeçerler. (ae, 11/ 162)
Öyleyse masum insan, sıradan kişilerin aksine heva, heves ve şehvetlerin bağından tamamen kurtulmuş, mukaddes temiz aklı ve nefsi vücudunun mutlak hâkimi olmuştur. Allah’a karşı öyle bir marifeti, cezbesi ve aşkı vardır ki mahbûbunun rızâsından başka bir şeyi düşünemez. Bu yüzden böyle katî ve yakinî bir ilimle ve de muhkem bir iradeyle günahları terk etmekle kalmaz, onları aklının ucundan dahi geçirmez.
Son nokta: Konunun tamamlanması için birinin sorabileceği şu soruya da cevap verelim: Neden Allah Teâlâ evliyâdan olan özel kişilere böyle bir lütuf ve ihsânda bulunmuştur ve neden bu lütuf sınırlı ve birilerine özgüdür?
Cevabında öncelikle ilâhî ezelî ilimden bahsetmek gerekir. Allah Teâlâ ezelî ilmiyle bu özel kişilerin gelecekte kendi çabalarıyla diğer kişilerden önce bu liyakati kendilerinde oluşturacaklarını ve diğerlerinin önüne geçeceklerini biliyordu. Bu yüzden onların tekâmül seyri Allah’ın kendi özel ihsanını onlara bağışlamasına sebep oldu. Verdiği ilim ve irade vasıtasıyla onları kâmil bir korunmaya nail kıldı. Böylece hiçbir şekilde günah tozuna bulaşmayarak bütün insanların hidayeti için güvenilir rehberler olmalarını sağladı.
Bu noktayı ayet ve rivayetlerde açıkça görmek mümkündür. Kur’ân’da şöyle buyruluyor:
“Bunları, bilerek (çağdaşları olan) diğer topluluklara göre seçkin kıldık ve onlara, kendileri için apaçık imtihan içeren mûcizeler verdik.” (Duhan/ 32-33)
Peygamberlere verilen özel bağışlar hakkında İmam Sâdık’ın (as) bir rivayeti şöyledir:
Allah peygamberleri yarattığı esnada onların itaatkâr olacağını, kendisine ibadet edeceklerini ve şirkin hiçbir türlüsüne düşmeyeceklerini biliyordu. (Bu yüzden onları kendi özel bağışıyla nimetlendirdi.) Demek ki onlar Allah’a olan itaatleriyle bu yüce kerametlere ve makamlara ulaşmışlardır. (Meclisî, 1404: 10/170)
Allâme Tabâtabâyî bununla ilgili şöyle söylüyor: