Allâme Tabâtabâî'nin Bakışından Pratik (Amelî) İrfanın Aklî Temelleri

04 December 2025 58 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 13 / 13

Dolayısıyla ilk olarak; mutlak fakr ve salt ihtiyaç/muhtaçlık insana mahsus iken, mutlak ihtiyaçsızlık ve salt zenginlik Allah’a mahsustur. İkinci olarak insanlar bu fakr ve muhtaçlıktan başka hiçbir şeye sahip değillerdir. Allah ise mutlak Malik’tir. Diğer bir deyişle insanın “yoksunluk”tan başka bir şeyi yoktur. Buna karşılık Yüce Allah zatı itibariyle mutlak Gani’dir. İnsanlar ise zatları itibariyle mutlak fakirdirler. Üçüncü olarak Allah’ın zenginliğinin ve halkın (yaratılmışların O’na) muhtaçlığının ölçütü, Allah’ın onların Hâlık’ı ve işlerinin yöneticisi olmasından ileri gelir ki, “Allah” lafz-ı celâli de halk’ın fakrına ve Allah’ın zenginliğine bir işarettir. İlgili âyetin hemen ardından “Eğer isterse sizi yok eder ve yerinize yeni bir toplum getirir” ibaresinin getirilmesi, O’nun yaratmasına ve tedbirine bir atıftır. “El-Hamîd” ismi de O’nun yaratma ve yönetme fiillerinde övülmüş olması hasebiyle zikredilmiştir. Evet, eğer nefsi bilmek hiçliğe ve yokluğa dönüşmek şeklinde tahakkuk ederse bunun anlamı, nefs yolunun salikinin nefs-i emmâreden ve bencilliğinden firakı, kendisi ile Allah arasındaki perdeleri –ki bu perdeler de yine kendi kendisidir– kaldırması, inniyet ve enaniyetini terk etmesi, enfüsî bir hicret gerçekleştirmesi, tedricî olarak “büyük ölüm”e, fenâ fillaha ve fenâ fi’l-gınâya erişmesi ve tevhidî-ubûdî söylemin [gitgide] kendisine hâkim olması olacaktır. O, her şeyde Allah’ı görmüş ve her şeyi O’ndan bilmiştir. Bu nedenle hiçbir kemâli kendisine nispet etmez; kendisi için bir unvan, isim ve resim öngörmez. Fiilî, sıfatî ve zatî tevhide erişmiştir. Şebüsterî’nin ifadesiyle;

Harabat ehli “et-tevhîdü iskâtü’l-izâfât” nişanını verdi

Harabat misalsizlik âlemindendir

Âşıkların makamı “lâ-ubâlî”dir

Harabat can kuşunun yuvasıdır

Harabat mekânsızlığın diyarıdır

Allâme Tabâtabâî’nin mezkûr beyitleri şerh ederken de belirttiği gibi; “Benim fiilim, benim iradem, benim gücüm, benim görüşüm, benim evim, benim duyuşum vd. dediğim müddetçe tevhide erişememişim demektir. Zira bizler fiilî, sıfatî ve ismî olarak O’na bağlıyız. Kendimizden hiçbir şeye sahip değiliz.”

Harabat herkesin mekânı değildir [olamaz]. Çünkü ortada bir şahıs ve tezahürü olduğu müddetçe harabata erişilemeyecektir. Harabatta maceraya atılanlara, “lâ-ubâlî” âşıklara, kayıtlardan arınanlara ve bağlılıkları koparanlara vd. yer vardır.

Elbette ki nefsi bilmek de –ve Allah’ı bilmek gibi bir sermaye de– bu kurala dâhil olacaktır. Zira İmam Bâkır’ın (a.s) da buyurduğu gibi, “Bir kimse Allah’ı bilmedikçe bir başkasını bilemeyecektir.” Ya da Cevâdî Âmulî’nin “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” âyetini açıklarken belirttiği gibi: “Her şeyin idrakinden önce Allah şahit ve meşhûddur. Hatta eğer insan dahi kendini tanımak ya da kendi anlayış ve düşüncesine yönelmek istese ilk olarak Hâlık’ını, düşüncesini ve anlayışını yaratana yönelecektir [yönelmek zorunda kalacaktır].”

Özetle nefsin şuhûdî bilgisi, zulmanî ve nuranî olmak üzere tüm hicapları ortadan kaldırır. Tüm mertebeleri ve dereceleriyle nefsin tahareti, beraberinde Allah’a şuhûdî bir imanı ve salih ameli getirir, insanı [tüm boyutlarıyla] içine alır ve fiilî ve zatî ihlâsa olanak tanır. Böylece o, tevhidî-şuhûdî fenayı deneyimleyecek, likâullaha vâsıl olacak, Yüce Allah gibi bir davetçinin/ev sahibinin şuhûd meclisinde ağırlanacaktır. Bunların tümü şeriata bağlılığın ve ilâhî mutlak velâyetin gölgesinde hâsıl olabilir. Nefs-i mutmainne sahibi aşk ve likâ meyhanesine giderken “Dön” emrinin muhatabı olacaktır: “Ey nefs-i mutmainne, razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön. (Salih) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” Böylelikle dârü’l-fenâdan dârü’l-bekâya ulaşırken, Allah’ın likâ yurdunda ya da cennetinde mukim olacaktır.

Üçüncü Esas: Velâyetçilik (Velâyet Yolu)

İnsanın bâtınî kemâl mertebelerini kat ettiği ve ilâhî yakınlığın (kurbun) menziline evrildiği velâyet yolunun sübut ve tahakkukuna [gerçekliğine, var olduğuna] kuşku yoktur. Zira –bilindiği üzere– dinî eylemlerin zahirleri bâtınî bir

Önceki Sayfa 11 12 13 Sonraki Sayfa

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar