Molla Sadrâ’nın İnsan Tasavvuru: Sınırları Aşan Varlık

04 December 2025 40 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 10

Teşkîk öğretisinin belki de en ilgi çekici yönü varlığın sadece birliği ve ortaklığının kaynağı değil aynı zamanda kesret ve ayrımının da kaynağı olarak görülmesidir. Varlık vahdeti içinde kesret ihtiva ettiğinden hiyerarşik bir düzende çeşitli yoğunluk dereceleriyle farklılaşır. Bu yönüyle teşkîk öğretisi, varlığın ontolojik ve psikolojik dereceleri ile insanların farklı yetenek ve eğilimleri hakkında bir izah getirirken, aynı zamanda insan ve diğer varlıkların nihaî anlamdaki vahdetini de ifade etmektedir.[28] Böylece teşkîk öğretisine dayanarak tekâmüle dayalı bir varlık hiyerarşisi kuran Sadrâ’nın tasvir ettiği bu cevval yapının nihaî mertebesinde İbnü’l-Arabî’den mülhem bir kavram olan insan-ı kâmil portresi yer alır. Zira İbnü’l-Arabî’nin Hakk’ın bütün isimlerinin tecelli ettiği suret olarak gördüğü insan-ı kâmil, mümkün varlıkların ulaşabileceği son aşamadır.[29] İnsan-ı kâmil mertebesini teşkîk öğretisine uyarlayan Sadrâ’nın çizdiği varlık hiyerarşisinde ise insan, henüz anılmaya değer bir varlık olmadığı en düşük vücûd derecesinden başlamak suretiyle cevherî bir hareketle yüksek mertebelere doğru tekemmül eder. Önce bitki, sonra hayvan ve akabinde insana dönüşür. Maddî âlemin son basamağında yer alan insan-ı kâmil veya velilik (velâyet) mertebesi insanın tüm maddi bağlardan sıyrıldığı ve insan suretiyle ulaşabildiği son mertebedir. Bütün varlıkların “bir” olduğu bu nihaî mertebede, insan maddî varlığın temsilcisidir.[30] Vücûddaki bu derecelenmeyi sağlayarak iniş (nüzul) ve yükseliş (suûd) yarıçaplarından oluşan varlık dairesinin başı ile sonunu birleştiren güç ise Sadrâ’nın ontolojisi ile kozmolojisi arasında geçişi sağlayan cevherî hareket öğretisidir.

İnsanî Nefsin Varlığı ve Tekâmülü Vücudun Cevherindeki Hareketle Gerçekleşir

Molla Sadrâ öncesi İslâm filozoflarının da kabul ettiği Aristoteles’in hareket anlayışına göre hareket, nesnenin cevherinde değil nitelik, nicelik, mekân ve durum gibi arazlarında meydana gelmektedir. Bu hareket anlayışına karşı çıkan Molla Sadrâ hareketin bizzat cevherin kendisinde olduğunu savunur. Her nesnede sabit kalan bir özün olması gerektiği kanısından yola çıkarak nesnelerin bütünüyle başka bir nesne olmamasının teminatı olarak savunulan bu düşünceye itiraz eden Sadrâ, asaletü’l-vücûd görüşünden de destek alarak bizzat nesnenin cevherinde hareketin varlığını savunur. Ona göre nesnenin mahiyeti değişmez olabilir ancak nesne dış dünyada değil zihnimizdedir. Değişmeyen kavram zihnimizde olandır. Dış dünyada olan bir nesne için ise hareket ve değişim kaçınılmazdır. Cevher de dış dünyada olduğuna göre o da değişir. Hatta en esaslı değişim cevherdedir. Çünkü ilintilerinde gerçekleşen diğer değişimler cevherdeki değişime tabidir.[31]

Hareket-i cevherî teorisi Sadrâ’nın düşünce siteminde Tanrı-âlem-insan, diğer bir ifadeyle ontoloji ile kozmoloji arasında bağ kuran ve aralarında söz konusu bağın ne kadar mazbut olduğunu gösteren önemli bir ilkedir. Bu bağlamda hareket-i cevherî, Sadrâ’nın yukarıda saydığımız diğer ilkelerle beraber onun düşünce sisteminde mebde’ ile meâd, ruh ile beden arasındaki münasebeti sağlayan toplayıcı ve birleştirici bir öğretidir.

Sadrâ kendisinden önceki İslâm filozoflarının yaratılış ve âleme dair düşüncelerinden de yararlanarak mezkûr ilkeler üzerinde sistematik bir kozmoloji tesis eder. Ona göre, salt yokluktan (adem-i mahz) en yüksek mertebeye kadar âlemde varoluşsal bir tekâmülî hareket söz konusudur. Bu varoluşsal hareket, başlangıç noktası sonuyla birleşen dairesel bir harekettir.[32] Cismanî suretlerden insan-ı kâmil düzeyine varıncaya kadar varlık mertebeleri yedi ana kategoriye ayrılır. Ancak her kategoride aralarındaki modal değişiklikler dışında fark edilmeyen sayısız varlık sınıfı bulunmaktadır.[33] Her alt kategorideki varlığın, bir üst kategoridekinin özelliklerini bi’l-kuvve olarak; üst kategoridekinin ise alt kategoride bulunanın tüm özelliklerini en latif şekliyle mündemiç olduğu[34] bu varoluşsal tekâmülî süreç şöyle işlemektedir: Yok hükmünde olan saf madde (heyûla),  bi’l-kuvve bir varoluşa sahip olup varlığın Allah’tan feyezan etmesiyle ilk olarak en, boy ve yükseklik boyutları kazanır. Böylece cismanî bir suret kazanan madde, cansızlar âleminin türsel özelliklerini taşıyan dört unsuru oluşturur. Unsurî surette meydana gelen hava, su, toprak ve ateş kendi türsel suretlerini cevherî varoluşsal hareketle aşarak bir sonraki varlık mertebesi olan cansız varlıklar (cemadî) suretine dönüşür. Cansız varlıklar mertebesinin ilk örnekleri kireç taşı, alçı ve amonyak gibi unsurî varlık safhasına yakın özellikte olan varlıklar iken bu safhanın son örnekleri ise aynı zamanda canlı varlıklar âleminin de temel bazı özelliklerini taşıyan mercanlardır.[35] İki varlık safhasını birbirine bağlayan “ara form” veya “geçiş varlıkları” mesabesinde olan bu varlık türlerini Sadrâ “ortak sınır/mertebe” olarak adlandırmaktadır.[36]

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar