Farabî'nin, Eflatun ile Aristo'nun görüşlerini uzlaştırmanın peşinde olduğu önemli eseri, yani el-Cem'u beyne Re'yi'l-Hakimeyn, onun felsefî görüşlerdeki çelişkileri felsefenin birliği temelinde gidermeye ilişkin eğilimini yansıtır. Doğal olarak bu Müslüman filozofa göre felsefî görüş dinî öğretilerle uyuşmazlık içinde olamaz.
Farabî'nin dinin felsefeyle ilişkisini izah etmek için çaba gösterirken dayandığı aslî eksen, halkı 'avâm ve havâss olarak ikiye ayırmasıdır. El-Cem'de şeriatın kavramlarının muhatapların genelinin anlayışının dışında olduğuna işaret eder (s. 103-104). Hakiki burhan halkın bir kesimine mahsustur ve şeriatta zikredilmiş burhanlar iknaya dönüktür ve halkın geneli içindir (a.g.e., 104).
Hakikatleri anlama ve kavramada insanların farklı mertebelerini gözeten ifadeler onun yazılarında bolca görülür: “Bütün insanlar akla hitap eden şeyleri anlamaya hazır değildir. Çünkü insanlar tabiatları itibariyle birbirinden farklı kuvvetlere ve hazırlığa sahiptir.” (el-Siyasetu'l-Medeniyye, 82). “İnsanın kasdettiği saadet, hakikatleri anlamak ve maddeden soyutlanmaya ulaşmada aklı kemale erdirmektir (faal aklın feyzi).” (el-Cem, 105). “Fakat söylediğimiz gibi, bütün insanlar tek tek o mertebeye erişme gücüne sahip değildir. Öyleyse mecburen bir mürşid ve muallim onlara kılavuzluk etmelidir.” (es-Siyase, 86-87). “Sadece irşad tahtına oturan ve başka bir insandan irşada ihtiyacı olmayan kimse, Farabî'nin ifadesiyle “reis-i evvel”, faal akılla irtibat kurarak hakikatleri anlayabilir ve bu da vahiy olarak isimlendirilmeyi hak eden şeyin ta kendisidir.” (a.g.e., 89).
Varlık âleminin orijinini ve onun mertebelerini (ma'kûlat-ı ûla'yı) idrak (kavramak) Farabî'ye göre iki türlüdür. Ya Farabî'nin “tasavvur” olarak adlandırdığı zatı ve hakikati, insanın nefsinde hâsıl olur ya da Farabî'nin “tahayyül” dediği teşbih, misal, benzetme ve hikâye etme aracılığıyla nefiste bir idrak ortaya çıkar. İdrakin birinci kısmı nebilere ve filozoflara mahsustur. Ama fıtrî olarak veya alışkanlık yüzünden anlama ve tasavvur gücü bulunmayan insanların çoğu konu olduğunda, o mevzuları teşbih ve öyküleştirme yoluyla zihinlere yakınlaştırmak gerekir. (a.g.e., 96-97). Bu, peygamberlerin kendi öğretilerinde avâm için yerine getirdiği bir iştir. Peygamberlerin muhataplarının halleri farklı zaman ve mekânlarda farklı farklı olduğundan onlar için yararlanılan teşbih ve öyküleştirme de peygamberler açısından farklılık doğuracaktır. Ama hakikatlerin “tasavvur”u, onun ehli için birdir.
Şeyhu'r-Reis de din ve felsefe arasındaki uyum yolunu katederken Farabî'nin izlediği mecrayı takip etmiş ve insanları 'avâm ve havâss olarak iki gruba ayırmıştır. O, bunların her birinin akıl ve istidattan payı bulunduğuna, anlama ve tasdik için yol olduğuna inanmaktadır. Tüm insanlar peygamberin mesajını net biçimde anlama kabiliyetine sahip olmadıklarından zorunlu olarak konuları teşbih, sembol ve misallerle onlara aktarmaktadır (en-Necat, 712, eş-Şifa, 443). Meâd ve onun hȃlleri de aynı hükmü taşımaktadır. Peygamberlerin dilindeki işaret ve kinaye, kabiliyetli zihinlerin hükümle ilgili bahislere girmeye ve onların hakikatlerini idrake teşvik içindir (en-Necât, 713, eş-Şifa, aynı yer).
İbn Rüşd
Farabî, İbn Sina ve çoğu Müslüman filozof, din-felsefe ilişkisini kitaplarında düzensiz şekilde ve yer yer incelemiştir. Bu konuya bağımsız bir telif tahsis etmiş olan muteber filozof İbn Rüşd'dür. Bu bağımsız telif, Faslu'l-Makal fi ma beyne'l-Hikme ve'ş-Şeria mine'l-İttisal'dir. Buna ilȃveten, Gazâlî'nin Tehafütü'l-Felasife'sine yazdığı reddiye olan Tehafütü't-Tehafüt vardır. Diğer eseri el-Keşf an Menahici'l-Edille fi Akaidi'l-Mille de bu konuyla bağlantılıdır.
İbn Rüşd, din ve felsefe arasında herhangi bir çatışma görmemekle kalmaz, bilakis felsefeyle ilgilenmeyi şer'î bakımdan gerekli bulur (Faslu'l-Makal..., 22). Aynı şekilde, o da Farabî ve İbn Sina gibi şeriatın genele hitap eden zâhirî anlamları ve havâss için olan bâtınî anlamları bulunduğuna inanır. Bu bakımdan Tehafütü'l-Felasife'nin yazılmasını Ebu Hamid'in hatası kabul eder (Tehafütü't-Tehafüt, 79). Gazâlî'nin düştüğü yanlış, Tehafütü'l-Felasife'yi yazmakla İlȃhîyatla ilgili meseleleri 'avâmın eline vermiş olmasıdır. Oysa İlȃhîyat ilimleri doğası gereği diğer ilimlere kıyasla aklın erişiminden uzaktır (a.g.e., 127). İnsanların avâm ve havâss olarak ikiye ayrılması veya şeriatın zâhir ve bâtın olarak taksimi, tevili (akıl) gündeme getirir ve dindar mütefekkiri aklî hükümleri şeriatla bağdaştırmaya zorlar (Faslu'l-Makal, 31).
İbn Rüşd'ün akıl ve din ya da hikmet ve şeriat arasındaki uyuma dair sözünün özü, hem felsefenin hem de şeriatın “hakk”a iletebileceği, hakkın asla hakka aykırılığının olamayacağı ve filozofun (ve genel olarak dindar mütefekkirin) temel işinin şeriatın zâhirini akla aykırı olmayacak şekilde izah ve tevil etmesidir (a.g.e., 31-32).
Muhammed Hüseyin Tabatabaî