Yukarıdaki ayetlerde Allah “oku” ibaresiyle Peygamberine, Nûh’un ve kavminin haberlerini, Bel’am Baura’yı ve başından geçenleri (ve diğer tarihî olaylar ile kavimlerin ve milletlerin haberlerini) halka beyan etmesini emretmiş, böylece onların işlerinden ve kaderlerinden haberdar olarak yaptıklarının akıbeti üzerinde düşünmelerini (ve ibret almalarını) istemiştir. Bunun kendisi, ibret verme unvanıyla, eğitimsel bir faaliyettir ve eğitimci, yani Peygamber (s.a.a), eğitilenler üzerinde tesir bırakmak amacıyla yapar.
Bazı ayetlerde Allah, tarihî ve ibretli kıssaları beyan ederek bir şekilde “ibret verme yöntemi”ni kendisine nispet verir. Mesela Yusuf Suresi’nin başında şöyle buyurur: “Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz…” Bu gerçek olayı ayrıntılı olarak beyan ettikten sonra da son ayette bu işin faydasına, yani ibret almaya işaret eder: “Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.”
Bununla beraber bundan sonra kısaca “ibret” diye adlandıracağımız ibret verme yöntemi için bu ayetlere açıkça dayanılabilir ve şu şekilde tanımlanabilir:
Tahakkuk etmiş bir cereyanın anlatılması, açıklanması veya gerçek bir hususun ya da etkilerinin sunulması, eğitilenin vicdanını harekete geçirme ve tembih etme ve bu yolla zahirî bilgilerin elde edilmesinden sonra, inceleme, tahlil etme ve düşünme ile onun ötesinde batınî bir marifete ulaşmasını ve ondan makul bir netice çıkararak gelecekteki seyr u sülûkunda bunları kullanmaya çabalamasını sağlama amacını taşır.
İbretin Temelleri
Her yöntemin kullanılması mevcut gerçekliklere nâzır ve onun konusuyla irtibatlıdır. İbretin de temelleri ve çıkış yerleri vardır. Kur’an-ı Kerim’in, ibret ayetlerinin muhatabı olan insan hakkındaki ayetlerine başvurarak, ibretin temellerini beyan etmek mümkündür. Bu temellerden bazıları geneldir ve diğer yöntemlerde de temel unvanıyla matrah edilir. Bazıları da ibrete mahsustur. Konunun devamında iki türe de değineceğiz.
Genel Temeller
1. Hubb-u nefs insanın özelliklerinden biri ve yaptığı işlerin çoğunun mihveridir. Bu mana Kur’an-ı Kerim’de açıkça gelmemiş olsa da, insanın hallerinden ve davranışlarından bahseden ayetlerden birçoğunun zorunlu delaleti, bunu teyit etmektedir. İnsan maddî şeylere ve dünyanın aldatıcı zahirine muhabbet besler: “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi…”, “Malı da pek çok seviyorsunuz.” İnsan nefsin isteklerine uyar veya birçok konuda meraklıdır, Allah yolunda malı ve canıyla cihat etmekten, hatta hakka tabi olmaktan kaçınır: “Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.” Bunların hepsi hubb-u nefsi yansıtmaktadır. Çünkü bu hususlara karşı hubb (sevgi) ve buğzun (nefret) kökü, hubb-u nefistedir. Maddî insan meselelerin iyiliğini ve kötülüğünü kendi aldığı lezzetle ölçer ve sonra onu cezbetmeye veya def etmeye çalışır. Elbette birçok durumda kendi fayda ve zararını teşhis etme hususunda hata yapar: “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Bu özellik, insanda etkilenme ve davranış değiştirme adlı başka bir hususiyeti ardından getirir. İnsan her zaman kendi çevresiyle karşılıklı ilişki içerisindedir ve etrafında gerçekleşen olaylara karşı farklı tepkiler gösterir. Diğer bir deyişle hubb-u nefse sahip olması sebebiyle kendi menfaatleri ve maslahatları esasınca davranışlarını değiştirir: “Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.”
2. Akıl etme, tefekkür ve düşünme de Kur’an-ı Kerim’de kendisine çokça işaret edilen diğer genel özelliklerden biridir. Aslında insanın en iyi hasleti ve Allah’ın diğer mahlûkatına karşı üstünlük ölçüsü olan bu özelliğe, Kur’an’da muhtelif suretlerde işaret edilmiştir. Bazen insanın idrak ve anlayış vesilesi olan fiziksel uzvundan söz edilmiştir: “Şüphesiz bunda, kalbi (aklı) olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” Kalp burada insanın idrak ve anlayış merkezi anlamındadır. Bazen akıl etmeden bahsedilmiştir: “İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl erdiresiniz.” Tefekkür de zikredilmiştir: “Düşünesiniz (tefekkür edesiniz) diye Allah size ayetlerini böylece açıklar.” Tedebbürü “Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler (tedebbür etsinler) ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” insana nispet vermekte ve bazı durumlarda insanları, bu kuvveden istifade etmedikleri için kınamaktadır: “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?” “Onlar, kendi nefisleri(nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi?” Bu ayetlerin hepsi insanın yapısında düşünme kuvvesinin varlığını göstermektedir ve bu kuvvenin işi düşünme, ölçme ve değerlendirmedir.
Özel Temeller