Türklerinin kurduğu ilk devlet olan Büyük Selçuklu İmparatorluğunun 1157 yılında dağılması ile Anadolu merkez eyaletlerinde bulunan bölge sakinleri, büyük gruplar halinde Selçuklunun yavaş yavaş bozulmakta olan sınır boylarına kaymışlardır. Sınır bölgelerine göç eden gruplar yalnızca tasavvuf ve tarikat mensupları değil, Moğolların hiçbir surette itina etmedikleri bilim adamları, din âlimleri, edebiyatçılar da bu durumdan bir hayli mustarip olduklarından ve ayrıca uygulanan vergi ve harçların ağırlığı, ellerinde bulunan büyük ve küçükbaş hayvanların her an yağma edilmesinden usanan köylüler de bu gruplarla sınır bölgelerine kaymışlardır. Rumlu’nun kaleme aldığı “Abbasi Nazarında Dünya Tarihi” adlı kitapta şöyle geçer;
“… İran’da birçok ilim ve irfan ehli, bilge, fakih ve din âlimi zorunlu olarak ya Osmanlı topraklarına ya da Hint diyarına göç etmişlerdir. Bu göçler hatta Safevi İmparatoru I. Şah Abbas dönemine değin devam etmiştir.
Bunun mukabilinde Osmanlı içerisinde yer alan ve bazı sebeplerden ötürü İran’a sığınmış olan birçok kabile reisi ve tanınmış isim bulunmaktadır. Osmanlı topraklarından İran’a göç etmeye mecbur kalanlar içerisinde hiç de azımsanmayacak sayıda Osmanlı uleması da bulunmaktaydı.
Sekiz ciltlik Osmanlı Tarihi’ni hazırlayan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, İran’dan Osmanlı topraklarına göç eden hattat, güzel yazı ve kalem ustalarını şöyle anlatmaktadır;
“Şeyh Hamdullah mektebinden başka, İstanbul’a İran Azerbaycan’ından bazı talik yazı yazan hattatlar gelerek ayrı bir mektep tesis etmişlerdir. Bu meyanda Sultan Ali talebelerinden Meşhedli Abdulvahid vardı ki Kanuni Sultan Süleyman’ın himayesine nail olup İstanbul’da kalmıştır. Yine bunun gibi bilvasıta Sultan Ali mektebine mensup Hoylu Mir Seyyid Hüseyin ve Tebrizli Hacı Mehmet ve talikte hususi bir tarz sahibi olan Harezmli Abdurrahim Enisi talebelerinden Molla Ali Sultan dahi aynı himayeyi görerek talik yazısının taammümünde hizmet etmişlerdir. Divani yazıda İdris-i Bitlisi kıymetli üstadlardandı; yukarıda adı geçen Hoylu Mir Seyyid Hüseyin, Kanuni Sultan Süleyman’ın Şahnamesini yazmıştır.”
Osmanlı’nın Safevilerden Etkileşimi ve Anadolu Türklerinin İran’a Göçü
Bu bölümde, Anadolu Türklerinin İran’a göçü ve bunun nedenleri mercek altına alınacaktır.
Hiç şüphesiz, Safevi Devletinin kuruluşu, İslam tarihi içerisinde cereyan eden en önemli olaylardan birisiydi. Bu olayın getirisi de, İslam coğrafyasında yeni bir merkezi otoritenin oluşmasıydı.
Anadolu Türklerinin özellikle İran’da revaçta olan Safeviye tarikatına alakaları Şeyh Cüneyd’in orada olmasından ileri geliyordu. Şeyh Cüneyd, hem Şeyhlik makamını sağlamlaştırmak hem de ülke topraklarının genelinde söz sahibi olmak istediği bir dönemde, Karakoyunlu Hükümdarı Cihanşah tarikat mensuplarının çoğalmasından endişe ederek Şeyh Cüneyd’in amcası Şeyh Cafer’le ortak hareket edip, ona karşı mücadeleye girdiler ve Cüneyd’in Erdebil’den çıkmasını sağladılar. Cihanşah tarafından sınır dışı edilen Şeyh Cüneyd, Anadolu’ya gelerek ortamın da müsait olması üzerine oradaki Anadolu halkı üzerinde yayma çalışmalarına başladı.
Şeyh Cüneyd, köylüler ve göçebe hayatı yaşayan bu bölge insanlarının ne denli yatkın olduğunu görünce hareketini hızlandırdı ve kendisini takip eden birçok müride sahip oldu. Hatta kaynaklar, kendisine bağlı olan beş ila on bin civarında silahlı ve düzenli bir askeri orduya dahi sahip olduğunu belirtir. Şeyh Cüneyd, günün birinde bu silahlı müritleriyle Akkoyunlu hakimi Uzun Hasan’ın yanına gelince, Uzun Hasan onu tahmin ettiğinden daha iyi karşıladı ve kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendirdi. Üç yıl Akkoyunlu merkezi olan Diyarbakır’da kaldı. Daha sonra müritleri ile birlikte yaptıkları ortak bir toplantı sonrası Erdebil’e geri döndüler. Erdebil’e döndükten sonra katıldığı bir savaş sırasında vurularak öldürülen Şeyh Cüneyd’in yerine karısı Hatice Begüm’den doğan oğlu Haydar, dayısı Uzun Hasan’ın yardımları ile Erdebil postuna oturdu. O da Babası Şeyh Cüneyd gibi tarikatı daha da büyütmüş ve Anadolu’da pek çok mürit kazanmıştı. Böylece Erdebil Tekkesi Anadolu’da güçlenmiş ve küçümsenmeyecek bir etki alanı oluşturmuştu.
Taberistan yakınlarında yapılan bir savaşta Şeyh Haydar’ın öldürülmesi müritlerinin Şeyhlerine karşı olan inançlarını yıkmamış bilakis mübareze ruhlarını daha da güçlendirip, İsmail ve İbrahim’e sonuna kadar sahip çıkmalarına ve onları uzun dönemler düşmanlarından saklayıp, savunmalarına neden olmuştur. Bu süre zarfında bölge halkı onları Gilan’a kaçırıp, koruma altına almış ve Anadolu’daki birçok kabile İsmail’i unutmamış ve birçok hediye ve nezirler yollamışlardır.