seadet

04 December 2025 48 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 12

Bununla birlikte insan amelî hikmet ve ahlaki boyut yönüyle de öyle bir noktaya ulaşmalıdır ki ahlak onun vücudunda bir melekeye dönüşmelidir. Kazandığı ahlaki erdemlerle nefsanî hevesler ve eğilimlerin zincirinden azat olmalı, Allah aşkı ve ilahi itaat tüm varlığına kök salmalıdır. Kısacası şehvet ve gazap perdelerini vücudundan uzaklaştırmalı, onda Allah’ı zikretmek için gerekli zemini oluşturmalı ki nihaî kemale ve ilahi muhabbet makamına ulaşabilsin, muhabbet ve marifeti ilahi haşyet ve korkuyla harmanlayabilsin. Nitekim Resulullah (s.a.a) « رأس الحكمه مخافـة االله » “hikmetin başı, Allah korkusudur” buyurmuştur. Eğer hikmetin başı Allah korkusu ise bu korku, ancak tam bir marifetle Allah’ın heybet ve azametini derk ettiğinde insanın vücudunda kendini gösterir.

Molla Sadra’ya Göre Saadeti Elde Etmenin Yolu

Önceki konulardan da anlaşıldığı gibi saadet ve kemale ulaşmak şudur: İnsan kendi ihtiyarî hareketi ile yaratıcının onun derununa kudret eliyle koymuş olduğu kemale ulaşabilmiş olsun. Zira insan fıtratı gereği kemal ve saadete taliptir. Fakat ona ulaşmak, insanın irade ve seçmesi temeli üzerine kurulmuştur.

Molla Sadra saadeti elde etmenin yolunu insanın ihtiyarî ameline dayandırmış ve şöyle demiştir: İnsan ruhu, bu saadet ve mutluluğu, nefsini karanlıktan arındıracak çaba ve hareketlerin tekrarı ile kazanır. Yani Allah'a yapılan ibadetler, güzel vasıflar ve beğenilmiş ahlak gibi salih amelleri sürekli tekrarlamak, kalp aynasını günahın pasından ve çirkin ahlaktan kaynaklı pisliklerden temizleyecektir.

İkincisi olarak fikrî ve ameli hareketlerinde eşyanın hakikat ve mahiyetini iyice derk edebilmek için çaba göstersin ve âlemdeki varlıkları tanıma yolunda kemale ulaşsın; heyulaî akıldan ve eşyayı derk etme gücünden fiilî/aktif akla erişsin. Eğer insan bu nazarî güçte kemale ulaşırsa artık bu bedene ve onun hissî aletlerine ihtiyacı kalmayacaktır.

Ancak insan ruhu bedensiz olmadığından; bu bedenin bir unsuru olduğu sürece ondaki duyu organları, ruhun soyut dünyaya bağlanmasını engeller. Bu nedenle soyut dünyayla tam bir bağ kuramaz. İnsan, bedenin meşguliyetlerinden ve vehmî/hayalî/yanıltıcı güçlerin ayartmasından kurtulduğu ölçüde ruhtaki perde kalkar ve faal akla bağlantısı daha güçlü hale gelir. Zira ruh, kalıcı, ebedi ve asla ölmeyen soyut bir cevherdir. Aktif kaynağın feyzi de ebedidir. Elbette insan, bu bedene ve dünya işlerine olan ilgisini tamamen kestiğinde, bütün perdeler kalkar, nefsin faal akılla bağlantısı tamamlanır ve her şey ona aşikâr olur.

Molla Sadra sözlerine şöyle devam etmiştir: İnsan saadete ulaşmak istiyorsa “dâhilî ve haricî” olmak üzere iki tür perdeyi/engeli kendisinden uzaklaştırmalıdır. Dâhilî perde/engel, benlik eksikliğidir ki tefekkür ve düşünce gücüyle heyulanî akıl durumundan çıkmalı; dünyaya ait şeyleri bilmede kemale ulaşarak faal akılla bağlantı kurmalıdır. Haricî perde/engel ise şundan ibarettir: Nefsin beden işleriyle meşgul olması, duyulara kapılmasıdır ki bu meşguliyetler nefse bir perdedir. Bir kimse bu iki perdeden sıyrılırsa, ona her şey aşikâr olur.

Beden ve dış duyular, her ne kadar kemale giden yolculuğun başlangıcında insan için gerekli olsa da – hatta şöyle denilmiştir: “duyusunu kaybeden ilmi kaybetmiştir” – ancak sonuçta insan, kendisine layık olan kemale ulaştığında artık bu bedene, aletlerine ve duyularına ihtiyacı kalmaz. Aksine tüm bunlar onun gerçeği keşfetmesine engel olur. Aslında bunlar balık tutmak için kullanılan ağlara benzer. (Aynı, 1378, c.9: 125-126)

El-Mizan Tefsirinde Saadet/Mutluluk ve Şekavet/Bedbahtlık

Kur’an’ın birçok ayetinde saadet ve şekavet konusu beyan edilmiştir. Bazen direkt bu sözcükler kullanılarak bazen de dolaylı şekilde ve farklı sözcükler kullanılarak konu hakkında bahsedilmiştir. Hûd suresinde şöyle buyurmuştur:

يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِۦ ۚ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ شَقُواْ فَفِي ٱلنَّارِ لَهُمۡ فِيهَا زَفِيرٞ وَشَهِيقٌ خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَۚ...

“(Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi şaki/bedbaht ve mutsuz, (kimi de) said/mutlu ve bahtiyardır. Bedbaht olanlar ateştedirler. Onların orada korkunç çığlıkları ve inlemeleri vardır. Onlar, gökler ve yerler durdukça orada ebedî olarak kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi başka… Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır.” (Hûd 105-107)

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar