İbn Miskeveyh, şehvetlerle ilişkilendirilen, çürümeye, yok olmaya maruz kalan ve hatta tekrarı sıkıcı olan tabii lezzetlerin aksine, en güçlü lezzetlerin zatî ve kalıcı özellikteki aklî lezzetler olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla gerçek saadet; hazları ve yararlanmaları arızî değil zatî olan, hissi değil aklî olan, edilgen değil etkin olan, hayvanî değil ilahî olan kişiye aittir. (İbn Miskeveyh, 1412: 101)
Hikmet ve Saadet
Her varlığın kemali, ona has niteliklerine ve eserlerine bağlıdır. İnsanın saadeti, ona özgü sıfatları ve yetenekleri kemal haddine ulaştırmasındadır. İnsana has en üstün ayrıcalıklı sıfat, ondaki düşünme gücü olduğundan saadetli bir yaşamın temel şartı, rasyonel aktivite içinde olmaktır ki bu insanoğlunun iftiharıdır. Dolayısıyla insanın kemali, onun düşünme kapasitesine, akıl ve algılama kuvvetine bağlıdır. Hikmet ve bilginin saadet üzerindeki etkisi öyledir ki büyük Yunan filozofu Eflatun, üstadına uyarak fazilet ve marifetin vahdetine/birliğine inanmış; fazileti bilginin meyvesi, rezaleti ise bilgisizliğin neticesi olarak görmüş, kötülüğe irtikâbın cehaletten kaynaklandığını söylemiştir. Aristo da bizzat en üstün saadetin; düşünmek, iyice incelemek ve görmek olduğu kanaatindedir. (Aristo, 1378: 30-34) Sadru’l-Mutallihin (Molla Sadra) bu konuda şöyle yazmıştır:
ان راس السعادات و رئـيس الحسنات هو اكتساب الحكمه الحقه
Tüm saadetlerin başı ve bütün iyiliklerin reisi hak hikmeti kazanmaktır. (Sadruddin Şirazi, 1362)
من یؤت الحکمة فقد اوتی خیرا کثیرا
“Kime hikmet verilmişse ona çokça hayır verilmiş” demektir.
Bu yoruma göre saadeti ortaya çıkaran tek şey vardır, o da hikmettir. Dolayısıyla saadet adına anılan her şey bir mukaddime veya bir araç olup bizi basit bir bileşene ulaştırır ama saadet unvanını hak etmez.
Miskeveyh hikmet ve saadet hakkında şöyle der: Hikmeti çok olan ve manevî yönü fiziki yönüne üstün geldiği için ruhanilerin derecesine yerleşen; oradan aldığı yoğunluk ve güçle ulvi âlemde sakin olup hikmetin inceliklerini buradan alan kimsenin kalbi yavaş yavaş ilahi ışıkla aydınlanır ve daha çok dikkat eder. Onun manevi âleme olan ilgisi ne kadar büyükse ve engeller ne kadar azsa, fazileti de o kadar büyük olur. (İbn Miskeveyh, 1412: 90)
Burada şu nükteyi hatırlatmak da zaruridir ki söz konusu ilim ve hikmetten maksat sırf teorik ilim değildir. Aksine Miskeveyh, hikmetin; amelî ve nazarî olmak üzere iki kısım olduğunu, ancak her ikisinde kemale ulaşan kişinin “hekim” olabileceğini açıkça ifade etmiştir.
فاذا استکمل الانسان هذین الجزئين من الحکمة فقد استحق ان یسمی حکیما و فیلسوفا فقد سعد السعادة التامة
Bir kişi hikmetin bu iki kısmını tamamlarsa bilge ve filozof olarak anılmayı hak eder; işte o zaman tam manada saadete ulaşır. (İbn Miskeveyh, el-Fevzu’l-Asğer: 67 ve 68)
Nefsin Gerçek Kemali
Molla Sadra insanın kemali hakkında şöyle der: Kemal, nefsi natıkaya mahsustur ki varoluşsal kemal ile aktif aklın bütünleşmesi sonucunda tüm varlıkların ve tüm sistemin işleyişinde tezahür eder; âlemin mebdeinden sadır olan bu hayır; akıllardan, ruhlardan, tabiatlardan, göksel ve elemental cisimlerden varlığın son kademesindeki tüm aşamalara kadar sirayet etmiştir. Hepsi onun zatına nakşetmiştir ve onun zatı; aktif akılla ve varlıkların astronomik suretleri arasındaki bütünlüğün izdüşümünün neticesidir. O bizzat akli bir âleme ve ilmi bir cihana dönüşmüştür; varlıkların genel mahiyetleri ve hakikatleri onda tahakkuk etmiş olup asıl karargâhları olan ebediyete dönmektedir.
Bu kemal, ruhsal güçlerin arzuladığı diğer kemallerle mukayese edildiğinde; büyüklük, yoğunluk, dayanıklılık ve zorunluluk bakımından diğer güçlerin kemallerine olan nispetinin, aklın duyusal güçlere nispeti gibi olduğu anlaşılır. (Sadruddin Şirazi, 1360: 250)