Allame Tabatabaî Açısından Allah’ın Gerçek Muradına Ulaşmada Müfessirlerin Anlayışlarının Rolü

04 December 2025 41 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 9 / 10

Dikkat çeken nokta şudur ki, Kur’an tefsirinde Sünnetin ve Ehl-i Beyt’ten (a.s) gelen rivayetin rolünün kabul edilmesinin Kur’an’ın Kur’an’la tefsir metoduna herhangi bir aykırılığı yoktur. Bu, Kur’an’ı tefsir için rivayetlere muhtaç olduğumuz anlamına da gelmez. Bilakis onun inancına göre Peygamber insanlara bizzat Kur’an’ın delalet ettiği şeyi öğretiyordu. (A.g.e., c. 3, s. 132). Mesela Kur’an-ı Kerim’de kelam karinelere dayandığında Kur’an bu meseleyi muhataplarına anlatırken karineler canlıydı ve insanlar onu biliyordu. Ama zaman geçtikçe o karineler gizli hale geldi. Ama bu, Kur’an’ın başka bir şeye muhtaç olmadığı ilkesine aykırı değildir. (Misbah, 1391, s. 12). Gerçekte Allame Kur’an metninin kesin ve sahih anlayışına ulaşmak için irşad ve rivayetlerden yararlanır. Yoksa Kur’an’ı anlamayı rivayetleri açıklamaya dayandırıp durdurmayı kabul etmez. Buna değinilmişti. Allame’ye göre Kur’an’ın sözü açık ve aşikardır. Onu anlamak için başka bir kaynağa muhtaç değiliz. Her ne kadar rivayetler ayetleri doğru anlamda biz yardımcı oluyorsa da. Kur’an kendi maksatlarını açıklıkla bize beyan eder. Nitekim “arz rivayetleri”ne uygun olarak Kur’an ayetlerinin anlamlarından rivayetlerin sahih olup olmadıklarını teşhis için yararlanılabilir. Bu da Allah’ın gerçek muradına başka bir kaynağa itibar etmeksizin de ulaşılabileceğine delildir.

Sonuç

Allame Tabatabaî muhaddisler, kelamcılar, felsefeciler, sufiler ve deneysel bilimlerin bilginlerinin metodunu tenkit ederek ayetlerin doğru ve tam olarak anlaşılmasını diğer ayetler üzerinde durup düşünme ve akletmeye bağlar. Zâhirlerle yetinmez veya müfessirin ön bilgilerini kâfi görmesini kabul etmez. Ayetlerin tefsirinde doğru konumu benimseme hususunda şöyle der: “Bir ayetin tefsirinde Kur’an’ın ne söylediğini söylemek ile ayeti hangi anlama hamletmek gerektiği arasında fark vardır. Birinci konuma göre teorik ve fikrî bahisleri (müfessire özgü) bir kenara bırakmak gerekir. İkinci durumda bahsin kaynağı müfessirin görüşleri ve bilgileri olacaktır. Doğal olarak da böyle bir tartışma ve tefsir artık ayetin manasını açıklama olmayacaktır.” (Tabatabaî, 1390, c. 1, s. 10).

Allame, aklın bulgularını ve keşifleri ya da çağdaş bilimlerin sonuçlarını Kur’an’a dayatan yöntemi “tefsir” değil “tatbik” olarak adlandırır. Ona göre tatbik, Kur’an’ın delaletlerini çeşitli eğilimlerin ilkeleriyle değerlendirmek demektir. Ama tefsir, delaletler ve maksatlar konusunda doğrudan Kur’an’dan istifade etmektir. Bu durumda diğer ekoller ve akımların kaide ve ilkelerinin tefsirdeki yeri ve rolü hakiki mecraya odaklanmak, somut ve belirli yola kılavuzluk etmektir, bu kuralları bağımsız bir yola dönüştürmek ve aklın bulgularını Kur’an-ı Kerim’e dayatmak değil.

Allame Tabatabaî Kur’an’ın kendisi olan, metinden ve onun batnından çıkartılan, rasyonel kesinliklerin parçası olan, yahut Kur’an tarafından teyit edilen varsayımları kabul eder ve onları tefsirde ortaya koyduğu işin esası yapar. Ama iki hareket ve iki yolun birbirinden ayrılması gerektiğini düşünür: Akıl veya nakli bunların bulguları ve sonuçlarıyla esas ve asıl yapan yol, “tatbik” yoludur. Buna karşılık Kur’an’ı konuşturan, ama aklın ve naklin yardımına ve bu ikisinin yönlendirmesine başvuran yol ise “tefsir” yolu ve yöntemidir.

Allame’nin görüşünün yorumda ön kabullerin rolü üzerinde duran Gadamer gibi kimselerin görüşünden farkı işte bu noktada gizlidir. Çünkü Gadamer, Heidegger’i izleyerek açıklıkla belirtmiştir ki “Her anlayış yorumdur.” (Gadamer, 2006, s. 390). Her anlayış da aynı zamanda tatbik ve uygulamadır. (A.g.e., s. 308). Tatbik ve uygulama anlama sürecinde değişken özellikler taşıdığı ve onları anlayışla bütünleştirmeyi gerektirdiğinden anlayışa değişkenlik ve geçicilik bulaşmaktadır. Pratikte Gadamer’in hermenötiği, durumlara ilişkin hiçbir sabit ve kalıcı anlayış bulunmadığı sonucunu doğurmaktadır. (Vaizî, 1389, s. 300). Bu sebeple de Gadamer’in felsefî hermenötiği önyargılar bahsine dayanmakla her türlü nesnel ve sabit anlayıştan uzaklaşır. Bu da nesnelcilerin itiraz ve inkarına konu olan noktadır.

Buna mukabil nesnelciler felsefî hermenötiğin anlamanın önyargıları ve ön bilgilerine ilişkin yanlış bir tasvir ortaya koyduğuna ve bu tasviri düzelterek önyargı ile nesnel anlayış arasındaki çelişki ve çatışmanın azaltılabileceğine inanmaktadır. (Hirsch, 1967, s. 263).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar