1- İslam İrfanında Velâyet

04 December 2025 57 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 1 / 13

İslam İrfanında Velâyet

Dr. Cafer Yusufî

Giriş

İslam kültürü alanında nazarî irfanla en küçük aşinalığı olan kimse, velâyetin ondaki yüksek ve anahtar konumundan habersiz değildir. Biz de bu makalede velâyetin İslam irfanındaki yeri ve konumunu açıklamayı hedefliyoruz. Ama irfan alanında nispeten kapsamlı ve sahih bir velâyet tasavvuruna sahip olduğumuz oranda, irfanın bakış açısından ve İslam irfanının otoritelerinin dilinden velâyet, velî, onun rolü ve bu makama ulaşmanın şartları mevzularını açıklamaya mecbur kalacağız. Sonra da toparlayarak velâyetin irfanda nasıl bir ıstılah olduğu ve diğer alanlarla uyumlu olup olmadığı noktasına varacağız.

Velayetin İrfandaki Tanımı

Dr. Seyyid Ca‘fer Seccâdî, İrfan Istılahları ve Deyimleri Sözlüğü adlı eserinde şöyle yazmaktadır:

Velâyet, kulun, nefsinden fenâ olmak üzere hakla kıyam etmesidir. İki kısımdır: Bütün mü’minler arasında müşterek olan umumi velâyet. Hakta fenâ olmuş ve onunla beka bulmuş vuslatın sâliklerine mahsus özel velâyet.

Câmî, Nefâhat’ta şöyle yazar:

Velî, kendi halinden fani ve hakkı müşahedede baki olan kimsedir. Kendi nefsinden haberdar değildir. Hak dışındakilerle olursa ahdi ve istikrarı yoktur.

Görüldüğü gibi, bu ıstılahta da yakınlık, kelimenin manasında eksen olarak dikkate alınmıştır. Seccâdî, Kayserî’den şöyle nakleder:

Nübüvvetin bâtını velâyettir ve kapsamı nübüvvetten fazladır. Çünkü nübüvvet ve velâyetin her ikisini de kapsar. Enbiyâ, evliyâdır da.

Hücvirî şöyle der:

Tarikat, tasavvuf ve marifetin esası velâyettir. Allah’ın öyle dostları vardır ki, onları kendi dostu ve velâyeti haline getirmiştir. Onlar, mülkün vâlîleridir.

Onun sözünde de velâyetin iki unsuruna işaret edilmiştir: Dostluk ve sorumluluk. Bu ikisi asla velâyetin manasından ayrılmaz.

Molla Sadrâ şöyle der:

Velî, kemale ermiş, fâni olmuş, izmihlal bulmuş, Hakk’ın ekseni olmuş kimsedir.

Ebû Yezîd şöyle der:

Velî, emir ve nehiy altında sabreden kimsedir.

Görüldüğü gibi, kul tarafından itaat ve teslimiyet, velî tarafından da sorumluluk ve liderlik, bu mananın tahakkuk etmesine müdahil unsurlardan telakki edilmiştir.

Seccâdî şöyle yazar:

Sûfîlere göre, Hz. Hakk’ın onun mütevellisi olduğu, onu isyan ve muhalefetten koruduğu, sonunda da kulluk yönünden fenâ ve rabbânî yönden de bekâ mertebesine vâsıl olmuş kimselere velî der.

Ârif-i Kamil İmam Humeynî (r.h.), kavs-i nüzûldeki velâyetin hakikatini beyan ederken şöyle yazar:

Makamını, kadrini ve mevkiini işittiğin Muhammedî hakikatin Allah’ın ism-i a‘zamına hilafeti olan bu hilafet, velâyetin hakikatidir. Çünkü velâyet, kurb veya mahbûbiye ya da tasarruf yahut rubûbiyyet veya niyabet, bütün bu kıymetli işlerin işte bu hilafetle ikame edilmesinden ibarettir. Geriye kalan mertebelerin tamamı bu velâyetin gölgesidir. Muhammediyye’nin ayn-ı sâbitesinin bu velâyet ve hilafeti, velâyet-i ulviyyenin rabbidir. Zira velâyet-i ulviyye Muhammedî hilafetin hakikatiyle emr ve yaratılış neş’esiyle müttehid olmuştur. (Çünkü velâyet-i ulviyye, Muhammediyye hilafetinin tecellisidir ve onun dışında bir şey değildir.)

Merhum İmam, önceki misbahlarda “Hz. Gaybü’l-Guyûb”un taayyününün başlangıcından söz etmiş ve onu “feyz-i akdes” başlığı altında zikretmiştir. Bu feyzin gaybî yönünü tavsif edilebilir görmemiş ve onu, Allah’ın pâk zatıyla müttehid kabul etmiştir. Feyz-i akdesin zuhurunu, bütün sıfat ve isimlerin cem olduğu “ismullâhi’l-a‘zam” olarak tarif etmiştir. Bu isim, tecellisini ondan kazanan tüm isim ve sıfatların rabbidir. İsm-i a‘zamın zuhuruyla bütün isimler zâhir olur ve bütün sıfatlar görünür hale gelir. Ama a‘yân-ı sâbite âleminde bir ayn-ı sâbiteye bağlı her isim ve sıfat, ilmiyye neş’esindedir. Bu yüzden, isim ve sıfatları ortaya çıkaran ism-i a‘zamın tecellisindeki ayn tekrar edilmekte; ama bu defa ilmiyyenin a‘yân-ı sâbitesini zuhur ettirmektedir.

Önce ismullâhi’l-a‘zamın, tüm isim ve sıfatların hakikatinin hazreti, başka bir ifadeyle ism-i a‘zamın ayn-ı sâbitesi ve ilmen kapsayıcı sureti olan Muhammediyye’nin ayn-ı sâbitini halife seçmesinin sebebi budur. İsm-i a‘zamın cilvesi olan Muhammediyye’nin ayn-ı sâbitesinin tecellisinin bereketiyle bütün a‘yân-ı sâbite görünür hale gelir. Dolayısıyla insan-ı kâmilin ayn-ı sâbiti, a‘yân-ı sâbite neş’esinde ilk zuhur ve sair ilâhî hazinelerin anahtarlarının anahtarıdır.

Yine 48. misbahta şöyle der:

Önceki Sayfa 1 2 3 Sonraki Sayfa

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar