Rivâyette geçtiğine göre bazı varlıklar velâyeti kabul etmekten çekindi. Çekinmeleri isyan değildi. Bilakis kabiliyet ve istidat yoksunluğuydu. Diğer bir ifadeyle rahmâniyyet makamının varlığın armağan ettiği feyzini kabul etmiş; ama arzulanan kemal olan rahîmiyet makamının feyzini kabul etmekten çekinmiştir. Çünkü kapasite ve kabiliyeti yoktu. Öyle olmasa her varlık kendi varlığı kapasitesi miktarınca ve kabiliyeti oranında bâtınî velâyet ve hilafeti kabul ederdi. Bu bâtınî velâyet ve hilafet göklerin ve yerin bütün katmanlarına nüfuz ve sirayet etmiştir ve hepsinde geçerlidir.
Ârif İmam’ın (k.s.) dilinden velâyetin irfandaki manası üzerinde mükemmel biçimde düşünürsek aynı kitabın aklın velâyetiyle ilgili on birinci matla‘sına vâkıf oluruz. Orada şöyle der:
Gerçek şu ki, küllî aklın (Muhammedî hakikat) hilafeti, varlığın hakikatlerinde zuhur eden müteal mebdenin halifeliğidir. Küllî aklın nübüvveti de müteal mebdenin kemâlâtının izharı ve bildirilmesi, zülcelâlin cem‘ hazretinin isim ve sıfatlarının ibrazı ve izharıdır. Küllî aklın velâyeti, gayb ve şuhûdun tüm mertebelerinde tam ve mükemmel nusrettir. Tıpkı insanın nefis ve ruhunun bedeninin uzuvları üzerindeki tasarrufu gibi. Bilakis küllî aklın gayb ve şuhûd âlemi üzerindeki tasarrufu, ruhun beden üzerindeki tasarrufuyla mukayese edilemez. Çünkü küllî akıl, kuvvet ve istidatla hiçbir şekilde karışmadığı, tam tersine salt ve mutlak fiiliyat olduğundan, hiçbir bakımdan yoksunluk taşımadığından ve onda hiçbir noksanlık bulunmadığından en kuvvetli olacaktır. Hem var olmada, hem var etmede, hem de tasarruf ve yardımda bulunmada. Bu durumda o zâhir olur ve Hak Teâlâ onun zuhuruyla zâhir olur. O bâtındır ve Hak onunla bâtındır.
Çünkü o, Hak Teâlâ’nın ilk tecellisidir. Şöyle ki, bu matla‘da görüldüğü üzere, aklın velâyeti, gayb ve şuhûdun bütün mertebelerinde tam tasarruf demektir ve bu tasarruf şu boyutlarda pratiğe dökülür: 1) Var etme, 2) Tasarruf, 3) İmdat veya diğer bir ifadeyle rahmânî rahmetle var etme tasarrufu ve rahîmî rahmetle de kemale erdirme tasarrufu. Velâyet her iki sahaya da sirayet eder ve ikisinde de geçerlidir.
Merhum İmam, Allah Resûlü’nün (s.a.a.) makamını değerlendirirken ilginç bir noktaya dikkat çekerek şöyle der:
Peygamber (s.a.a.) taayyünlerin ilk yaratılışının neş’esindedir. İsm-i a‘zama varlıkların en yakınıdır. Diğer isim ve sıfatların imamıdır. Mahlûkatın en üstünü sayılmaktadır. Fakat onun velâyeti bu meselenin de üstündedir. Bu, دنی و تدلی şeklinde ifade edilmektedir.
Şöyle der:
Yani o, velâyet makamı bir tarafa bırakıldığında da herkesten üstündü. İlk sâdır ve ilk mahlûk olması nedeniyle zaten her şeyin önündeydi. Ama efdal olması bir yana, muazzam küllî velâyeti, devasa berzah oluşu (mutlak gayb hazreti ile Allah’ın isimleri, sıfatları ve mâsivâsı arasında) ve “دنی و تدلی” makamı olarak tabir edilen evla heyûlâsı olması bakımından da hiçbir şeyle mukayese edilebilir değildir. Çünkü bu makamda her şeyi kuşatmaktadır, her şeyin kutbu, ekseni ve çekirdeğidir. Tüm mevcudat, her aydınlık ve her gölge onun vasıtasıyla zâtıyla kaim olabilmiştir.
Görüldüğü gibi, Peygamber’in (s.a.a.) velâyet makamı, onun rahmetini kıyaslanabilir olmanın üstüne çıkarmış ve en mükemmel cevher yapmıştır. O varlık, işte bununla tezyin edilip donanmıştır.
Merhum İmam’ın bu harika açıklamalarıyla kavs-i nüzûlde velâyetin mevkiinin, ruhun bedendeki konumu gibi olduğu açıklık kazanmaktadır. Hatta daha da fazlası, pek çok rivâyetin manası tefsir ve tevil edilmiş olmakta ve aydınlanmaktadır. Merhum İmam, 13. matla‘nın devamında Emîrü’l-Mü’minîn’den bir rivâyete değinmiştir. Şöyle buyrulmaktadır:
“کنت مع الانبیاء سرا و مع رسول اللّٰه جهرا”
"Ben peygamberle gizlide, Resulullah ile aşikâr beraberdim."
Yani diğer peygamberlerle birlikte olmayı kayyûmiyye (ayakta tutma) maiyeti kabul etmiş ve Peygamber’le (s.a.a.) birlikte olmayı da tekavvamiyye (ayağa kaldırma) maiyeti saymıştır. Yani mutlak nübüvvetin hakikati olan ve Emîrü’l-Mü’minîn de onun mazharı olduğu velâyet.
Merhum İmam, velâyet makamına daha da açıklık kazandırmak için aynı matla‘nın devamında şöyle der:
Peygamber’in (s.a.a.) buyurduğu gibi, tüm meleklerin bizim hizmetkârlarımız ve dostlarımızın hizmetkârları olması, tüm âlemin, aralarında ilmî ve amelî kuvvetlerin de yer aldığı bütün parçaları ve detaylarıyla mükemmel velînin ihtiyarında olduğu sözümüzün şahididir. Meleklerin Ehl-i Beyt (a.s.) muhiplerine hizmeti de onun tasarrufu vasıtasıyladır. Tıpkı insanın ruhunun, bedenin bazı uzuvlarını diğer bazılarının hizmetine vermesi gibi.
Ârif, bir başka yerde Ehl-i Beyt’i, varlığın asıl feyzi olan rahmânî rahmetin mazharı kabul eder. Hatta biraz daha ileri gider ve rahmânî rahmetin ta kendisi olduğunu söyler:
Bunlar, rahmânî rahmetin mazharı olmak bir yana, bilakis rahmânî rahmetin ta kendisidirler. Hatta rahmânî ve rahîmî rahmetin tâbi olduğu ism-i a‘zamdırlar.