Tüm söylenenlerden çıkan sonuç şudur ki, Allah’ın evliyâ ile ilgili bağışlarının en önemlilerinden biri, onları o üç alanda, yani fiiller, sıfatlar ve zât alanlarında fâni yapmaktır. Bunlar, tevhid ve velâyet kavramlarının her ikisiyle de ifade edilir. Daha net söylersek, tevhid, zikredilenlerin her birinde velâyetin bir aşaması için yoldur. Çünkü tevhid, bir tek yapmak demektir ve bu da hakikatlere dair vehmedilen çokluğun, Allah’ın bir tek hakikatinde fâni olmasıdır. Dolayısıyla tevhid, velâyetin yolu ve Allah’a yaklaşmadır. Bu tevhidler ve fenâlardan hangisi hâsıl olmuşsa yakınlık ve velâyetin bir mertebesine ulaşmışız demektir.
Diğer bir ifadeyle velâyetimiz o kadar kemale ermiş sayılır. Anlaşıldığı gibi, velâyetin bütün mertebelerinde bir nokta mahfuzdur. O da Allah’a hakiki yakınlıktan ibarettir. Daha önce velâyetin cevherinin işte bu yakınlık olduğunu söylemiştik. Fakat velâyette muhabbetten kaynaklanan ve ardından sorumluluk, irade ve hâkimiyeti getiren bir yakınlık söz konusudur.
Mükemmel âriflerin beyanları dikkate alındığında bir hakikat daha açıklık kazanmış olmaktadır: İrfanda velâyet ne sırf muhabbettir, ne de sırf yakınlık. Bilakis ayrıntılı olarak önceki bölümlerde geçtiği gibi, velâyet irfanda da muhabbetten kaynaklanan yakınlıktır, muhabbetle bir aradadır ve barındırdığı tercih, etkileme, sorumluluk mertebelerine uygunluktan da uzak değildir. el-Kâfî’de ve Sadûk’un Tevhid’inde geçen bir hadiste İmam Sâdık’tan (a.s.) “فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ” (Bizi öfkelendirdiklerinde onlardan intikam aldık) âyet-i şerifesi hakkında şöyle nakledilmiştir:
“Allah’ın öfkesi, bizim öfkemiz gibi değildir. Aksine Allah, kendisi için, öfkelenen ve rıza gösteren velîler yaratmıştır.”
Ama onlar Allah’a öyle yakındırlar ki, öfkeleri ve hoşnutlukları Allah’ın öfkesi ve rızası sayılmaktadır.
Bütün bunlar bir yana, Allah Kur’an’da nerede çoğul sigasıyla kendisine birtakım işleri nispet ettiyse aslında onlar, Allah’ın, evliyâsına iznini verdiği ve onların eliyle gerçekleştirdiği işlerdir. Mesela; öldürme ve diriltme, rızık verme, kaderi değiştirme gibi. Fakat onlar, fenâ makamına ulaştıklarından fiilleri Allah’ın fiili ve vasıfları Allah’ın vasfı olan evliyâdır. Hatta kendileri bile işin içinde değildir. Ne varsa Allah’ın tecellisidir.
Tabii ki, onlar Allah’ın kendisi değildir, bilakis Allah’ın cemâl ve kemalinin aynalarıdırlar. Allah onların varlığında iradesini tahakkuk ettirir, takdir kalemini oynatır. Bununla, onları Allah görme arasında çok büyük bir fark vardır. Yahut onları Allah’ta fâni görmemiz, müttefekun aleyh hadis olan “kurb-ı nevâfil” hadisinde belirtilen muhtevadan başka bir şey değildir. Hadis farklı ifadelerle, Ehl-i Beyt’ten (a.s.) feyiz talebi şeklinde nakledilmiştir. Bu nakillerden biri, kıymetli Kâfî kitabında İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s.) şöyle aktarmaktadır:
“Allah celle celâluhu şöyle buyurdu: ‘Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. O aynı zamanda nafilelerle de bana yaklaşır. Bu yüzden onu severim. Onu sevdiğimde de işittiği kulağı, gördüğü gözü, konuştuğu dili, tuttuğu eli olurum. Ne zaman bana seslense ona cevap veririm. Benden bir şey talep ederse lütufta bulunurum.’”
Âriflerimizin fiil, sıfat ve zât bakımından fâni olmayla kastettiği şey, kurb-ı nevâfil hadisinde bahsedilenden başka bir şey değildir. Dolayısıyla ne ârif görünümlü sûfîlerin vehmine yer vardır, ne de şeriatın zâhirinde kalmış, bir tek adım atamamış, zihninde ürettiği tanrıya ibadet etmiş ve “وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ” olan, hatta “بِلِقَاء رَبِّهِمْ كَافِرُونَ” kabul edilebilecek dindarlığın korku ve ıstırabına!
Görüldüğü gibi İslam irfanında ve Allah’a doğru hareket boyutunda, velâyetten ve Allah’a yakınlıktan bahsedilmektedir. Bu da oldukça ağır üç operasyonla gerçekleşmektedir: Üç alanda tevhid ve fâni olmak. Şimdi irfanın konu ettiği fâni olmak için sülûku, Kur’an’da velâyet bahsinde vardığımız sonuçla, yani tâbi olma, etkilenme, liderlik ve model alma ile mukayese etmemiz yerinde olacaktır. Her ne kadar bu bahsin asıl yeri, neticeye varma kabilinden ele alacağımız son bölüm ise de burada belki sonuç çıkarma şeklinde değil; ama velâyetin irfandaki ıstılâhî anlamını bulma babından ona işaret edeceğiz.
Merhum Allâme Tabâtabâî velâyet risalesinde fenaya mükemmel tâbilik ve yüzde yüz takip manası vermiştir. Şöyle der:
Fakat mükemmel kemaline ulaşmış kul, dinin usûl ve fürûunun gerektirdiği esasa göre amelî icraya dikkat eder. Şeriata uygun amelî icrada dikkatli olmanın manası, getirdiği her şeyde Peygamber’e (s.a.a.) teslim olmaktan ibarettir. Nitekim Allah Kur’an’da şöyle buyurmuştur:
“Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki tartışma, çekişme ve ihtilaflarda seni hakem yapmadıkça ve sen aralarında hüküm verdiğinde de içlerinde daralma hissetmeyip tam teslim olmadıkça mü’min sayılmazlar.”