1- İslam İrfanında Velâyet

04 December 2025 57 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 13

Birisine teslim olmak, iradesini onun iradesinde fâni yapmak demektir; onun istediğinden başka bir şey istemek ve onun kastettiğinden başka bir şeyi murat etmek değil. Bu da mükemmel ve tam tâbi olmayı gerektirir.

Söylendiği gibi, fâni olmak, mükemmel ve çok yönlü tâbi olmaktır. Merhum Allâme aynı kitapta önce insanın kemalini onun Allah’ın fiilleri, sıfatları ve zâtında fenâ hali olarak tarif eder. Sonra da şunu ilave eder:

İnsanın, kemale ereceği fenâya en yakın yolu kendi nefsini tanımasıdır. Daha önce kimi beyanlardan, nefsi tanımanın, Allah’tan başkasından yüz çevirme ve Allah’a odaklanma ile hâsıl olacağı sonucunu çıkarmıştık.

Allah’ın kitabı ve Peygamber’in (s.a.a.) sünnetini inceleyip araştırdığımız, yeterince düşünüp dikkat ettiğimizde bir nokta dikkatimizi çekmektedir. O da şudur: Sevap ve cezada kriter, sevap tarafında Allah’a itaat, ona tâbi olma, onun buyruğuna teslimiyettir. Ceza tarafında ise eksen ve kriter; isyankârlık, itaatsizlik ve inattır. Bu hakikate delilimiz, mesela hata etme, uyku hali veya cahilce kusur gibi masiyetler, hatta büyük günahlar bir kimseden eğer gaflet ve dikkatsizlik yüzünden ve kasıt olmaksızın sâdır oluyorsa hiçbir şekilde cezalandırılmayacaktır. İbadetler de Allah’a yaklaşma, itaat ve teslimiyet kastıyla sâdır olmuyorsa ona sevap verilmeyecektir. Üstün ve güzel ahlakın parçası olan davranışlar (sadaka, Allah’ın yarattıklarına hizmet vs.) gibi Allah’a teslimiyet doğuran fiiller hariç.

Anlaşıldığı kadarıyla merhum Allâme, Allah’a itaat ve teslimiyet ve mükemmel anlamda tâbi olmayı, velâyet ve kulluğa doğru hareket ve fenâ programı olarak tarif etmektedir. Bu da, daha önce velâyetin Kur’anî ıstılahını açıklarken vardığımız sonucun aynısıdır. Dolayısıyla çift taraflı bir bağ olan ve her iki tarafın kendine has halini içeren velâyette ilişkinin taraflarından biri bulunmadığı takdirde velâyet bağı hâsıl olmayacaktır. Koruyucu ve lider manasında velî tarafında gerekli olan, muhabbet içeren yakınlık, sorumluluk ve yardım iletmedir.

Velâyete konu olan anlamında velî tarafında ise yakınlık, muhabbet, itaat ve mutlak teslimiyet yahut hiç değilse etkilenme ve örnek alma vardır. O halde ikisi arasında müşterek olan öğe muhabbet ve yakınlıktır. Üstün tarafa özgü olan, liderlik ve etkilemektir. Diğer tarafla ilgili olan ise tâbi olma, etkilenme ve fâni olmaktır. Tabii ki, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin bir başka açıklaması daha vardır. Ona ileride döneceğiz. İbnü’l-Arabî orada her iki tarafta da velâyetin bir tek anlama geldiğini belirtmektedir.

Bu hakikate Kur’an’da, irfan ve sünnette çeşitli ifadelerle değinilmiştir; ama hepsi de aynı hakikati anlatmaktadır. İfade biçimleri farklı farklı olsa da bazen tâbi olma ve itaatten, bazen mutlak teslimiyetten, bazen Allah’a yönelmekten, bazen fenâfillahtan, bazen de sülûk ilallahtan; öte yandan bazen liderlikten, bazen feyiz vermekten, bazen de fâni ve bâki kılmaktan bahsetse de hepsi ama hepsi velâyette ve onun çeşitli hallerinde hulasa olmaktadır.

Söylemeden geçilmemesi gereken bir nokta da şudur: Her türlü takip ve etkilenme hali, fâni olma şeklinde adlandırılmaz. Bilakis tam tâbi olma, mükemmel ve yüzde yüz takip fâni olma adını alır. Dolayısıyla tevellâ fenâ kapsamındadır ve fâni olma, tevellânın sadece bir mertebesidir. Diğer bir ifadeyle, tevellânın zirvesi fenâ olarak adlandırılır. Bu arada irfanın görevinin de umumi bir memuriyet olmadığına, havasla meşgul olduğu ve istidadı olanlarla konuştuğuna dikkat etmek gerekir.

Muhatabı, Allah’a doğru sülûk ve fenâ yeterliliğine sahip olmalıdır. Fakat dinin memuriyeti genele hitap eder. Bu yüzden dinde velâyetten bahsedilmiş, fâni olmaktan söz edilmemiştir. Çünkü velâyet şıkları olan kavram kategorisindendir ve aşağı merhalelerdeki tâbi olmaya da uyumludur. Bununla birlikte fâni olma konusundan da gafil kalmamış ve ehli için ortamı hazırlamıştır. Ama bu sofra herkese açılmamaktadır. Allah’a aşk ve muhabbet yolunda her şeyi terk etmeye hazır olan havasa ait bir sofradır bu. Kabul etmek gerekir ki din, fenâfillah konusunu ihmal etmemiştir. Kurb-ı nevâfil hadisi, likâullah ile ilgili âyetler, ilâhî sırlardan bahseden ve bunların yayılmasını yasaklayan hadisler bunun için yeterlidir.

İslam İrfanında Velâyet Makamına Ulaşma

İrfânî metinlerde yapılacak bir araştırma bizi önemli bir noktaya ulaştıracaktır: İrfanın ıstılahında velî, her mü’mine atfedilmez. Elbette ki, şeriatın da bu kullanıma aykırılığı yoktur ve çelişmemektedir. Hatta belki irfanın bu ıstılahı ışıltılı şeriattan aldığı da söylenebilir. Buna göre velî, esfâr-ı erba‘a ve dört mânevî yolculuktan en azından birincisini tamamlamış olan kimsedir. Merhum İmam Humeyni, çok kıymetli Misbâhu’l-Hidâye kitabının 87. sayfasında dokuzuncu vemiz başlığı altında, Ağa Muhammed Rıza Kumşeî’nin mânevî erba‘ayı açıklamak için tedvin ettiği Velâyet kitabından şöyle nakleder:

Meşayihimizin şeyhi şöyle yazmıştır: Birinci sefer, halktan Allah’a doğru yolculuktur. Bu seferde sâlik zulmânî hicapları bir kenara atar. Bu hicaplar üç asli gruptur:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar