Bu, nesnelerden daha büyük anlamında değildir. Tavsife sığmayan, zâttır. Zira O’nun vasıflarını ihlâslı mü’minler dile getirebilir. Fakat zâtının niteliğinden hayranlık içindedirler. Sadece Allahu Ekber deyip bu aşamayı geçerler. Bu rükûn diğer zâtları reddetmeye, bir tek ve pâk zâtı ispatlamaya dönük olduğunda doğal olarak başkalarından sıfat ve fiilleri de reddetmiş olmaktadır. Çünkü O’ndan başka zâtın olmadığı yerde, O’nun sıfat ve fiillerinden başka sıfat ve fiil de bulunmayacaktır.
4. Rükûn: Tesbih
Dördüncü rükûn, önceki üç tevhidden tenzih makamıdır. Çünkü önceki rükünlerde bir şekilde kesret şaibesi vardı. Allah’ın fiil, sıfat ve zâtında fâni de olsak bir fiil, sıfat ve zâta aidiyet söz konusuydu. Zira fiil tevhidinde her fiili, Allah’ın fiilinin tecellisi ve zuhuru kabul ediyorduk ve bundan tenzih de başkalarının fiilini görmemekti. Sıfatlarda tevhidde bütün sıfatları O’nun sıfatlarında yok ediyor ve O’nun sıfatlarının tecellisi sayıyorduk. Tenzih makamında O’nun sıfatından başka hiçbir sıfatı görmemekti. Zât tevhidinde maksat, zâtları O’nun pâk zâtında izmihlale uğratmak, bundan tenzih ise O’ndan başka bir zât görmemekti. Allah’ın inniyyet ve hüviyetinden başka bir inniyet ve hüviyet ve varlığın söz konusu olmamasıdır. Böylece O’na teveccüh düşüncesinde olacak, sadece ‘subhânallah’ diyecek ve O’nu her türlü kesret şaibesinden pâk ve münezzeh bileceğiz.
Merhum İmam, dört tevhid ve onların üç derecesinden sonra bir aşama daha bulunduğunu düşünmektedir. O da “tevhidde teveğğul” şeklinde ifade ettiği merhaledir. Bu aşama, önceki dört merhale ve erkânın toplamının neticesidir. Bu aşamada ârif herhangi bir fiil ve sıfat müşâhede etmez. Hatta Allah’tan ve O’nun berzahından başkasına gözünü dikmemiştir. O’ndan başka hiçbir şeyi görmez. Rivâyetlerde geçen “یا من هو یا لیس الا هو” veya “یا هو یا من لا هو” veya “الا هو” ifadeleri bu tevhidle ilgilidir.
Allah’a doğru seyir ve fenâ halinin ayrıntısı buydu ve neticesi fenânın hâsıl olmasından itibaren olan tevhid ise velâyettir. Velâyet kemale erdiğinde, merhum İmam’ın daha önceki beyanında geçtiği gibi, mümkün âlemin heyûlâsı velînin elinde olacaktır. O irade ettiğinde iradesi Allah’ın iradesidir. Ehl-i Beyt’in (a.s.) rivâyetine göre hayy ve kayyûm olan bir yere vararak “کن فیکون”den başını çıkartır. Ama aynı zamanda kulluğun eşiğine başını koyar ve “sebbûh”, “kuddûs” der.
Keramet ve mucizeleri açıklamaktan şiddetle kaçınır. Çünkü onlar, kemalin tamamını Rabbü’l-erbâba kullukta bulmuşlardır. Benlik ve enâniyetin ihyasına sebep olmasın diye enâniyet ve rubûbiyyetten korkarlar. Nitekim merhum İmam şöyle yazar:
İşte bu kulluğun kemali ve mükemmel fenâ nedeniyle Allah’ın nebîleri ve resûlleri ile evliyâ-i râşidin (salâvâtullâhi aleyhim ecmaîn) mucize ve kerametlerini açığa vurmaktan kaçınırlardı. Çünkü keramet ve mucizelerin esası; rubûbiyyet, kudret, saltanat, velâyet ve hâkimiyet boyutunun yüksek ve aşağı âlemlerde izhar edilmesi demekti. Bu durumları açığa vurmayı gerektiren maslahatın geçerli olduğu çok az örnek hariç. Böyle hallerde de onlar namaz kılıyor, Hz. Rabbü’l-erbâba teveccüh ediyor ve onun dergâhında zillet, meskenet ve kulluğunu açığa vuruyordu. Benlik ve şahsi yeteneğini reddediyor, meseleyi Allah’ın buyruğuna havale ediyor ve bu hallerin izharını bu halleri var edenden istiyordu. Hâlbuki bu tertemizlerin eliyle zâhir olan bu rubûbiyyet, Hak celle ve alânın rubûbiyyetidir, ona paraleldir ve bağımsızlığı söz konusu değildir. Kendileri ortaya çıkan ve ilgileri onların üzerine çeken işte bu kadarından bile çekinip kaçınıyor ve kaçıyorlardı.
Her ne kadar merhum İmam’ın, merhum Allâme’nin ve Ağa Muhammed Rıza Kumşeî’nin beyanlarıyla velâyetin sır perdesi büyük ölçüde aralanmışsa da konuyu tamamlamak için diğer âriflerin sofrasındaki temiz lokmaların kırıntısını da toplayalım.
Merhum Allâme Seyyid Haydar Âmulî, Seyyid Yusuf İbrahim Âmulî tarafından tercüme edilip Cilve-i Dildâr başlığı altında basılmış kıymetli Câmiu’l-Esrâr ve Menbau’l-Envâr kitabında şöyle yazmıştır:
Velâyet, kulun, kendinden fâni olma sırasında Hak vesilesiyle kıyam etmesidir. Bu, Allah’ın onu, yakınlaşmanın nihayetine ulaştırıp makbul yapmak üzere velî seçmesi içindir.
Nübüvvet ve velâyetin iki itibarı vardır: Mutlak ve kayıtlanmış itibar. Yani genel ve özel, teşrî‘ ve gayri teşrî‘. İlâhî hakikatleri haber vermek olan kayıtlanmış nübüvvetin tarifi daha önce geçmişti. Mutlak nübüvvet ise aslî ve hakikî nübüvvettir. Ezelde hâsıl olmuştu, ebede kadar da bâki kalacaktır. Peygamber’in (s.a.a.) söylediği gibi:
“کنت نبیا و آدم بین الماء الطین”
“Âdem su ve çamur arasında bir şeyken (yani henüz yaratılmamışken) ben peygamberdim.”