1- İslam İrfanında Velâyet

04 December 2025 57 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 9 / 13

Aslî ve hakikî nübüvvet, o peygamberin tüm varlıkların zât, mahiyet ve hakikatleri itibarıyla istidadına vâkıf olması ve her hak sahibinin kendi istidadının diliyle talep ettiği hakkı bahşetmesi demektir. Bu, rubûbiyyet-i uzma ve saltanat-ı kübrâ adı verilen zâtı itibariyle haber verebildiği ve ezelî hakiki anlamda öğretebildiği içindir. Bu makamın sahibi halife-i a‘zam, kutbu’l-aktâb, insan-ı kebir ve hakiki âdem olarak adlandırılmıştır. Bu durum kalem-i a‘lâ, akl-ı evvel, ruh-u a‘zam gibi isimlerle ifade edilir.

Allâme, konuyu ayrıntılı bir şekilde anlatmayı sürdürür ve şu kısma ulaşır:

Hakikatte âb-ı hayat, asli velâyet çeşmesi ve hakiki nübüvvet kaynağı ile aynı şeydir.

Daha sonra Emîrü’l-Mü’minîn’den Allah’ın evliyâsına özel içecek hususunda bir hadise değinmekte ve sözün dizginlerini oraya çevirmektedir:

Aslında meşhur karanlıklar, tabiat âlemi ve kesret makamının ve bu makamdan uzaklığın karanlığından ibarettir. Âb-ı hayat ise sâliki bu karanlıklardan çıkarmak ve onu bu çeşmeye ulaştırmak demektir. Bu çeşme de velâyet çeşmesi ve hakiki tevhid makamıdır. İskender ve Hızır’la kastedilen, bu çeşmeye olan kişilerdir; bazen nebî olarak, bazen de velî olarak.

Diğer bir paragrafta da şöyle der:

Bu makamın sahibi (mutlak nübüvvet ve âb-ı hayat), her şeyin mercii, her şeyin mebdei, kaynağı ve inşa edenidir. Başlangıç odur ve her şey onda son bulacaktır. Bu, şu deyişle ifade edilebilir: Âbâdan’dan öte âbâd bir yer yok. Bu makamın sahibi ister peygamber olsun, ister velî ve vasî olsun, ister resûl.

Sonra şöyle yazar:

Bu nübüvvetin bâtını mutlak velâyettir. Mutlak velâyet de bütün bu kemâlâtın bâtın itibariyle ezelde hâsıl olması ve ebediyete kadar da bâki kalması demektir.

Dedim ki, dünyayı gösteren o kadeh sana ne zaman verildi ey hâkim Dedi ki, şu gök kubbe inşa edildiği gün.

Daha sonra velâyetin aslî ve verâset olan kısımlarını ele almakta; asaleten velâyeti Nebî-yi Ekrem’e ve verâseten velâyeti Emîrü’l-Mü’minîn’e ait kabul etmektedir. Hâtemu’l-Enbiyâ, Hz. Risâletpenah’tır. Hâtemu’l-Evliyâ ise kendisi vesilesiyle dünya ve ahiret salahının kemalin nihayetine ereceği kişidir. O da zamanın sonunda gelecek Mehdi-yi Mev‘ud’dur.

Sonra bir hatırlatmada bulunur:

Her resûl nebîdir; ama her nebî resûl değildir. Tıpkı her nebînin velî; ama her velînin nebî olmadığı gibi. Aynı şekilde velî nebî değildir; fakat velâyeti onun nübüvvetinin önüne geçmiştir. Tıpkı nebî, resûl olmadığı halde nübüvvetinin risâletin önüne geçmesi gibi. Şu halde velâyet, nübüvvetin bâtınıdır. Nübüvvet de risâletin bâtınıdır. Hiç tereddütsüz, şeylerin bâtını, onların zâhirinden daha değerli ve daha büyüktür. Çünkü zâhirin bâtına ihtiyacı vardır. Ama bâtının zâhire ihtiyacı yoktur. Yani velâyet mertebesi nübüvvet mertebesinden daha kıymetli ve daha büyüktür.

Nitekim bu hakikate Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Fusûsü’l-hikem’nin Fass-ı Uzeyrî bölümünde işaret etmiştir. Fass-ı Uzeyrî de bunu şöyle dile getirir:

Bil ki, velâyet herkesi kuşatan bir felektir ve her şeyi (nübüvvet ve risâlet) ihata etmektedir. Bu sebeple velâyetin yörüngesi asla kesintiye uğramaz ve her daim umuma haber verme konumundadır. Ama teşrî‘ nübüvvet ve risâlet kesintiye uğrar. Nitekim Peygamberimizde (salavâtullahi aley) son buldu. Ondan sonra artık ne şeriat sahibi peygamber ortaya çıkacaktır; ne de başka bir şeriatı izleyen peygamber gönderilecektir. Dolayısıyla ne zaman velâyetin nübüvvetten üstün olduğunu ehlullahtan birisinin söylediğini işitirsen veya sana ondan nakledilirse bundan, bizim söylediğimizden başka bir şey kastedilmemiştir.

Elbette ki, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî ve diğer âriflerin velâyetin nübüvvet ve risâletten üstün olduğunu vurguladıkları; fakat bunun, velînin nebî ve resûlden üstün olduğu anlamına gelmediğine dikkat edilmelidir. Çünkü resûl ve nebî velâyet makamına sahip olmakla birlikte başka bir ilâhî sorumluluğu daha omuzlarında taşımaktadırlar. Tam da bu nedenle İbnü’l-Arabî Fass-ı Uzeyrî’de, “Ne zaman velâyetin nübüvvetten üstün olduğunu ehlullahtan birisinin söylediğini işitirsen” deyip velîyi nebîden üstün görmekle kastettiği, o nebînin velâyet özelliğinin, nübüvvet ve risâlet özelliğinden üstün olduğudur, yoksa ona tâbi olan evliyânın ondan üstün olduğu değil. Zira diyor ki:

Tâbi olan, tâbi olduğuna asla erişemez. Çünkü onun seviyesine çıksa artık tâbi sayılamaz.

Nazarî irfanın meşhurlarından sayılan Fusûs şârihi Harezmî, İbnü’l-Arabî’nin yukarıdaki cümlesini şerh ederken şöyle yazar:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar