İbnü’l-Arabî’nin bu sözleri, bazı yerlerde tartışmaya açıksa da özellikle kitabında yer yer hilafeti de velâyetin bir aşaması görmekle birlikte hilafeti velâyet karşısında değerlendirmiş olması hasebiyle görüşü, hilafetin özelliğinin velâyetten farklı olduğu yönündedir. Yoksa bu iki makamın birbirinden farklı olduğunu ispatlama çabası içinde değildir. Ama aynı zamanda velî ve velâyeti tanıtma konusunda dikkat çekici izahları vardır.
İbnü’l-Arabî’nin odaklandığı bir diğer nokta, velâyette, velînin mevlâsıyla ilgili taşıdığı sorumluluk öğesidir. Orada şöyle der:
Şu halde Allah iman edenlerin velîsidir. O’nun velâyeti, karanlıklardan çıkarıp aydınlığa yönlendirdiklerinedir. Bu karanlıktan çıkarma hâli, kendini bilme (bencillik) karanlığından Allah’ı bilmeye yönelmekten başkası değildir. Nitekim Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurur: Kendini tanıyan Allah’ı tanır ve O’nun hakikat olduğunu bilir. Öyleyse gerçek bir mü’min ârif, Allah’ın ona lütfettiği velâyet ile gayb zulmetinden çıkar ve şuhûd nuruna ulaşır. Neticede onun için gayb sayılan şeyi müşahede eder.
Bu durumda Allah bu kuluna, kendini (Allah’ı) müşâhede etmesini bahşeder. Oysa velâyetin bu merhalesine ulaşmadan önce bu hüküm ve yeterliliğe sahip değildi. Öyleyse bu miktar kul için Allah’a nispetle velâyet sayılmaktadır. Çünkü Allah’ın ismi de mü’mindir ve “Mü’min erkek ve kadınlardan bazıları diğer bazılarının velîsidir.” hükmünce mü’minler de Allah’ın velîsi olmalıdır. Onların Allah’a velâyeti, Allah’a ve O’nun isim ve sıfatlarına nispetle şuhûd imkânıdır. Allah’ın kuluna tevellâsı da kulun mü’min olmasından kaynaklanmaktadır. İmanı, Allah’ın karanlıklardan aydınlığa yönlendirmesine ve çıkarmasına sebep olmaktadır. İşte Allah’ın bu işi, O’nun mü’min kullarına vaat ettiği yardımıdır (Siz bize yardım ederseniz biz de size yardım ederiz). Öyleyse mü’min, mü’min için sağlam bir duvardır. Parçalarının birbirine karşı koruyucu rolü vardır. O halde Allah bize, biz de Allah’a muhafızlık yapmaktayız. “Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” Çünkü o mü’mindir, biz de mü’miniz.
İbnü’l-Arabî daha sonra, kulu imkân karanlığından aydınlığa çıkarmanın vacip olduğu Allah’ın velâyetinin diğer örneklerini ele almış ve faydalı mevzuları hatırlatmıştır. Sonunda şöyle der: “اِن تَنصُرُوا اللّٰهَ یَنصُرکُم/Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder” âyetinde Allah’ın kula karşı, kulun da Allah’a karşı velâyeti beyan edilmiştir. İki velâyet arasında net bir fark vardır. O da Allah’ın yardımının bizim yardımımızın detayı sayılmasıdır. İnşa ve başlangıcı bize havale etmiştir. Tıpkı Allah’ı bilmede, Allah’ı bilmenin kendimizi bilmenin detayı yapılması gibi. Asıl ve detay meselesinin odak noktası şurasıdır: Kendini tanımanın peşine düşersen ilminin nereden geldiğini göreceksin ve neticede müteal mebdenin seni bildiğini anlayacaksın. Nasıl olur da fer’i olmayı kabul etmezsin. Hâlbuki âyette şöyle buyrulmuştur:
“وَلَنَبْلُوَنَّكُم حَتَّى نَعْلَم/Durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.”
Yani O’nunla ilgili bilgimiz, kendimizle ilgili bilginin detayıdır. Çünkü biz delilin ta kendisiyiz ve delilden medlûle gidilir. Nitekim bizim varlığımız, O’nun varlığının detayıdır. Buradan anlaşılmaktadır ki, her iki velâyet (Rab’bin kula ve kulun Rab’be), her birinin aslındaki özellikten ve diğerinin detayından doğmuştur. Biz asıl olduğumuz için velîyiz. O asıl olduğu için velîdir. Allah ve insanın velâyetinin zarif manası işte budur. Daha önce bunu nakledeceğimizi vaat etmiştik.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin bu beyanlarında konu edilen şey, bir şekilde asil ve detay konusuyla sonuçlanan velâyetin hakikatindeki sorumluluk meselesini izah ve itiraftır. Velâyet kavramını Allah ve kullar konu olduğunda düalizm olmaktan çıkarmaktadır. Sonuç itibariyle velâyet bir tek anlama sahiptir: Sorumlulukla iç içe ve muhabbete bitişik yakınlık. Örnekleri arasında da anlam farklılığı mevcut değildir. Elbette ki, şu anda bu durumlara ilişkin bir şey ispatlama çabasında değiliz. Aksine velâyet kavramını İslam irfanı açısından soyutlama gayreti içindeyiz. Ünlü âriflerin ifadeleriyle de hamdolsun sonuca yaklaşmaktayız. İbnü’l-Fâriz de irfanın bayraktarlarındandır ve Tâiyye’si irfanın ufkunda dalgalanmaktadır. O da Tâiyye’sini velâyet, velî, velînin halleri ve şartlarına dair açıklamalarla doldurmuştur. Buna ilişkin bazı örnekler vereceğiz. Tâiyye’sinin bir yerinde şöyle der:
İbnü’l-Fâriz, önce dörtlü tecelliden söz etmektedir.
İşitme, görme, konuşma ve kabiliyet, onlarda görünür hâle gelen benim tezahürlerimdir.
Şu noktaya kadar varır:
Gerçi tecelliden önce de kendime gizli değildim. Öyle ki, söz idim ve varlığımın tamamı lisandı. Görme idim ve varlığımın tamamı gözdü. İşitme idim ve varlığımın tamamı kulaktı. Lütufları dağıtmak için varlığımın tamamı el idi.
Sonra zikrettiğimiz beyitlere gelir ve der ki:
Beyan ettiklerimiz, kıyafetin ötesinde sapasağlam sıfat anlamlardır. Hissin rivâyet ettiğini saçıp dağıtan zâtın isimleridir.