Öyleyse gaybın anahtarları olan bu isimlerin işe koşulması, dağıtılması ve tasarruf edilmesi, ezeli ahdi muhafaza eden kişinin pratiğidir. O, velâyeti korumanın uhdesine verildiği nefse sahiptir. Bu isimler, iftihar şiirleri okuyanlardır. Gözü açık kılavuzlar, hoş sözlerin usul ve kökenleri, umut bahşeden bahar bulutları, bu isimlerin kullanılmasının izin ve emre bağlanması, her işe mahsus vahiy o velîye bırakılmıştır. Sakındıran ve bu donanımlı sakınmanın izzetine dayalı sağlam bir akit yapmıştır. (Yani bu anahtarları kullanma izni, onları kullanmaktan şiddetle kaçınan nefislere verilmiştir. Nitekim Allah Resûlü, Emîrü’l-Mü’minîn ve diğer evliyâ en şiddetli eziyetler karşısında bile intikam için velâyet tasarrufunu kullanmaktan kaçınmışlardır.) Bu isimler, Hakk’ın zâtından haber cevherleri, Hakk’a kavuşma ve vuslatın parlak incileri, şeriat binasının zevahiri, zaruret makamında istilalarla kahredip galebe çalanlardır. (Kastedilen, Allah’ın evliyâsının nefse ve şeytana karşı elinde tuttuğu gaybî kuvvet ve kabiliyetin saldırı ve kahrıdır).
Saîdüddîn Said Fergânî Meşâriku’d-Derârî adlı eserinde İbnü’l-Fâriz’in Tâiyye’sini şerh etmiştir. Burada, İbnü’l-Fâriz’in yukarıdaki beyitlerinden sadece bir tanesinin şerhini zikretmemiz uygun olacaktır.
“و توقیفها من موثق العهد آخرا” beytinin şerhinde şöyle yazmaktadır:
Gaybın anahtarları olan bu isimlerin kullanılmasını, temkin ve ihtiyar makamına sahip bir velîden veya peygamberden iznin verileceği her genel ve tekil hadisede özel izne, belli bir emre, özellikle de özel vahye bağladı. Söz konusu isimlerin tasarrufunda bu izni veren, kendi nefsinde Allah’la muhkem bir akit yapan kimsedir. Değişmez ve bozulmaz bir akittir bu (bu kabiliyetlerin kullanılmayacağına dair).
Nitekim Kur’an o akde işaret etmektedir. Allah, “Onlardan sağlam bir söz aldık” buyurmaktadır. Yani bu makam sahipleri velâyet makamına ulaştıklarında, bu isimleri kullanma yetkisini aldıklarında, bu makamın evvelînden itibaren velâyet makamına ve bu isimleri kullanma yetkisine geçtiklerinde ve bu makamın başından sonuna kadar. Ardından nübüvvet gibi daha yüksek makamlara başlar. Tabii eğer bahis konusu olan velî nebî ise. Yahut davet ve yardımda, kabiliyet kazandırma ve irşatta peygambere vekâlet etmeye başlar. Nitekim hadiste Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır: “Ümmetimin uleması İsrailoğullarının nebîleri gibidir.” Nübüvvet veya temkin makamının evvelînden velâyet makamının sonuna kadar olduğundan.
O halde bu bağlayıcılık, saydığımız vasıflarla bu isimlerin kullanılmasından sakındıran âlim, kabiliyetli, mükemmel ve mutmain nefsin vasıtasıyla gerçekleşir. Yani küçük ve büyük hadiselerde bu isimlerde tasarrufta bulunmayı izne, vahye ve belli bir emre bağlamıştır. Temkinin, ama aynı zamanda kaçınmanın oldukça nadir olduğuna, hatta hiç bulunmadığına dikkat edilmelidir.
Görüldüğü gibi, söz yine velâyete gelmektedir. İsim ve sıfatlarda tasarruf ve temkin makamı, gayb ve şuhûd anahtarlarının kullanılması, irfan ve telvinden sonra temkin ve temekkün. Her ne kadar onun için beklentinin dışında olmayan birtakım şartlar beyan ettiyse de. Çünkü parıltılı cevherler ve Allah’ın hazinelerinin anahtarları herkese ve hak etmeyene emanet edilmez. Bilakis “امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَىٰ/Allah'ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimseler” olan, Allah’la sıkı anlaşmalar imzalamış, derinlikli azim ve ferah sineye sahip, nefsanî engelleri aşmış, irfanın ıstılahıyla fenâya ulaşmış, hatta fâni olmanın ve velâyetin zirvesine, velâyetin en üst derecesine varmış kişilere verilmiştir.
Tabii ki, izin almış olanlar bu makamı da aşmış, velâyetin normal makamlarının üzerinde olan Allah’ın halifesi ve ism-i a‘zam makamına ulaşmıştır. Kendisi velî olsa bile. Nübüvvetin velâyetin sonu olduğunu belirtmesi, velâyetin özel bir makamı olan ve ondan ayrı sayılmayan ilâhî hilafetle ilgilidir. Daha önce bu konuya değinmiştik.
Şimdi İslam irfanındaki velâyetle ilgili bahisleri başka bir ârifin beyan ve izahlarıyla ele almanın vakti gelmiştir. Bu ârif, İbnü’l-Arabî’nin nazarî irfanının en önemli şârihlerindendir ve İslam irfanı sahasında yüksek mevkide bulunmaktadır. Yani Davud b. Mahmud b. Muhammed Kayserî Savî (vefatı 751). Onun, İbnü’l-Arabî’nin Fusûsü’l-hikem’ine şerhi, en iyi şerhlerin parçası sayılmaktadır. Fusûsü’l-hikem’e yazdığı mukaddimenin on ikinci faslında (bu mukaddimeyi irfanın en kıymetli eserlerinden saymak gerekir) nübüvvet, risâlet ve velâyet meselesine girmiş ve velâyet cevherinin önündeki perdeleri aralamıştır. Kendisinden önce bu konuya çok az değinilmiştir. Ne mutlu ki, merhum Allâme Aştiyânî (ks) bu mukaddimeyi layık olduğu şekilde şerh etti, içerdiği eksiklikleri giderdi ve belirsizliklerden arındırdı. Mukaddimenin aslından ve Aştiyânî’nin şerhinden yararlanarak, velâyetinin hakikatini aydınlatmada etkili olacak bazı kısımları seçtik. Hak Subhânehu ve Teâlânın yardımıyla onları zikredeceğiz.