1- İslam İrfanında Velâyet

04 December 2025 57 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 13

Beyan edilen şey, çoğunlukla kavs-i nüzûl boyutundaydı. Kavs-i nüzûl derken kastettiğimiz de tüm kâinatın, bu cümleden olarak da isimler, sıfatlar, a‘yân-ı sâbite, ceberût ve melekût âlemleri, ism-i a‘zam ve feyz-i akdesin tecellisi olan dünyevî âleme kadar her şeyin sudûrudur. Varlıktaki ve kemâlâttaki ilâhî feyizlerin taksim ve tevzii de velâyet sünnetiyle gerçekleşir. Bir şey Mebde-i Müteal’e (celle ismuhu) ne kadar yakın olursa onun velâyeti de o kadar kuvvetli; tasarruf, tevzii ve taksim hakkından hissesi de o kadar fazla olacaktır.

Küllî akıl, Muhammedî nur ve hakikat, Ehl-i Beyt (a.s.) yaratılış nizamında parlak tecelliler ve ilk feyiz olduğundan velâyet-i kübrâ onların eliyledir. İlâhî kalemde bireyler için takdir edilmiş istidat kadarıyla varlık ve kemalin feyiz kaynağıdırlar. Sonuç itibariyle velâyet, bu sahada da muhabbetle iç içe girmiş yakınlık, tasarruf ve saltanattan başka bir şey değildir. Velâyetin burada diğer yerlerden farkı yoktur. Bilakis farklılık onların ilintilerindedir; bazen feyiz vermede, bazen de yardım iletmede. Kimi zaman öğretimde, kimi zaman da yetimin velîsinin fıkhında ve yetimin menfaatini kollamakta. Merhum İmam, aynı kitabın 84. sayfasında velâyeti nübüvvetin bâtını kabul etmiştir. Daha önce buna değinmiştik.

Yükseliş Kavsinde İrfandaki Velâyet

Buraya kadar bahsedilen, varlık nizamında nüzul kavsinde, feyz-i akdesin sudûrunda, rahmânî ve rahîmî rahmetin zuhurunda, Hak subhânehu ve teâlânın kudsî nurlarının tecellisinde velâyetin konumu ve rolü idi. Merhum Allâme, Kitâbul’l- Velâye’de onu, “بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ” âyetinden iktibasla “بدو” olarak ifade etmiştir. Buradan, tecelli nizamında eksen ve anahtarın velâyet ve velî olduğu anlaşılmaktadır. Kişi Allah’a ne kadar yakınsa rol ona o kadar çok verilmektedir. Feyiz de onun ellerinden daha aşağıdaki mertebelere dağıtılmaktadır.

Şimdi irfanın aslî maksadına işaret edelim. İrfan, insanın Allah’a doğru yükseliş seyridir. Merhum Allâme Tabâtabâî’nin ifadesiyle Allah’a “avdet”i yani dönüşü. Biz de bu seyirde velâyetin rolünü somutlaştırmanın peşindeyiz. Nitekim bu seyirde velâyetin rolü hayli belirgindir. Çünkü hem velâyetin yoludur, hem de velînin rehberi. Velâyetin yolu olması, İslam irfanının, insanın kemalini sadece ve sadece madde âlemine aidiyetten kaynaklanan sınırlamaları ve kayıtları reddetmek olarak değerlendirdiği içindir.

Mebdeye teveccüh ve ona doğru seyir ise üç sahada fenâya ulaşmamız bakımındandır. Fiiller sahasında (fillerde tevhid), varlık nizamında hiçbir fiili Allah’ın fiilinden başka bir şey görmememizdir. Bütün fiilleri onun fiili biliriz ve “مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا” şiarını odak noktası görürüz. Sonraki aşamada sıfatlarda tevhide ulaşırız. Bunun anlamı şudur ki, tüm kemal ve cemâl vasıflarını O’nun kemal ve cemâlinde fâni görürüz, O’na ait sayarız. Çünkü O’nun vasıfları sonsuzdur. Sonsuzluk da ikilikle bağdaşmaz. Öyleyse var olan her ilim O’nun ilmidir. Var olan her kudret O’nun kudretidir. Gözlemlenen her cemâl ve güzellik, O’nun cemâl ve güzelliğidir. Bu sahada merhum Allâme’nin ifade ettiğine göre beş vasıfta tevhid ve fenâya ulaşmalıyız.

Hayat, O’nun hayatıdır. İlim, kudret, işitme ve görme O’ndandır. O’ndan başka kimseyi bu vasıfların sahibi görmemeliyiz. Nitekim fiillerde fâni olmada altı fiilde fenâ ve tevhide ulaşmak gerekir. Bunlar da insanın temel ihtiyaçları olan ve onları temin etmek için çalıştığı hayat, ölüm, sağlık, hastalık, fakirlik ve zenginliktir. Ârif bunların tamamını Allah’tan ve Allah’ta müşâhede eder. Nihayet ârif, kendi yükseliş seyrinde eğer ilâhî yardım elini tuttuysa ve mükemmel velînin elini tutmayı başarabildiyse zâtta fâni olmaya varması mümkündür. Bu da tevhidin en yüksek aşaması ve velâyetin en yakın mertebesidir. Kendisi de bu yolu kat etmiş olan Allâme Tabâtabâî şöyle yazar:

Sonra Allah’a doğru sülûk içindeki ârif, fiil ve sıfatlarda fenâ olduktan sonra zâtta da fâni olur. Geride isim ve resim kalmaz. Hak subhânehu onların kâim-i makamı olur.

Tevhid Risalesi’nin sonunda şöyle zikredilmiştir:

Bu makam, herhangi bir lafzı onun için kullanmaktan veya onu ifade etmekten çok daha yüksekte ve çok daha büyüktür. Makam tabiri de zaten mecazîdir. Bu, kapısını Allah’ın, peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.a.) açtığı, ailesinden pâk olanların da ona katıldığı durumlardan biridir.

Allâme daha sonra şöyle der:

Ben, şu anda da onun ümmetinden evliyânın bu derecede ona katıldığını söylüyorum. Çünkü çok sayıda rivâyet, subhan olan Allah’ın, onların Şiîlerini de uhrevî derecelerde onlara ekleyeceği hakikatine delalet etmektedir.

Merhum Allâme aynı risalede şöyle der:

Bu sadece Allah subhânehu ve teâlânın evliyâya bağış ve lütuflarının az bir kısmıdır.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar