İbn-u Sina’ya Göre Duanın Kabulü
Dua ve duaların kabulü meselesi, bilinen bütün dinlerin ortak inançlarındandır. Dahası denilebilir ki bütün insanlar fıtrat ve özgün yaratılışları gereği bu inancı taşırlar. Burada incelemek istediğimiz konu, “duanın kabulü” inancının felsefi açıklamasıdır. Biz bu çalışmada, İbn-u Sina’nın görüşleri ekseninde bu konuyu açıklamaya çalışacağız.
Önsöz
Dua, yaratan ve yaratılan arasında cereyan eden bir sevgi ilişkisidir. Dua, insan hayatına değer, ruh ve anlam bahşeder ve insan ruhunun en derin katmanlarının, varlığın özüyle birleşmesine zemin hazırlar. Duanın hakikati, mutlak kemale dönük sınırlı bir yöneliş, o makama arz edilen ihtiyaç ve bağımlılık duygusundan çok daha farklı bir mahiyete sahiptir. İnsan-Allah ilişkisinin ruhaniyet, ibadet, ahlak ve manevi değerlere bağlılık yoluyla cereyan ettiği; Allah-İnsan ilişkisinin ise sürekli yaratış, daimi feyiz, ilahi rahmetin kuşatıcılığı ve Allah’ın varlık âleminin yöneldiği nihai maksat ve eylem kaynağı olduğu gerçeği göz önüne alınacak olursa, bu eylemdeki bu üç bileşen; yani Allah-insan-duanın konusu ekseninde hem İnsan-Allah ilişkisi hem duanın kabulü/isticabet boyutuyla Allah-insan ilişkisi hem de duaya konu olan ihtiyaç boyutuyla Allah-insan-evren/tabiat ilişkisini içinde barındıran mahiyetiyle dua ve duanın kabulü/isticabet inancı, bütün dinlerin ortak yönlerinden biridir. Dahası denilebilir ki bütün insanlar fıtrat ve özgün yaratılışları gereği bu inancı taşırlar. Burada incelemek istediğimiz konu, “duanın kabulü” inancının felsefi açıklamasıdır. Biz bu çalışmada, İbn-u Sina’nın görüşleri ekseninde bu konuyu açıklamaya çalışacağız.
Birinci Bölüm: Konunun İzahı
Dua, hem herhangi bir niyaz ve talepte bulunmaksızın Allah’a yönelmek ve O’na seslenmek hem de bir niyaz ve ihtiyaç talebinde bulunmak; örneğin bir hastalığın iyileşmesi yahut yağmur yağmasını dilemek anlamında kullanılır. İsticabet ise olumlu ya da olumsuz bir isteğe cevap vermektir. Örneğin bir çocuk, babasından bir şey istediğinde baba: “Evladım, istediğin şey şimdilik gerekli değildir” diyebilir. Bu durumda baba, çocuğunun isteğini gerçekleştirmese de ona cevap vermiştir. Fakat dua hususunda isticabet çoğunlukla dua eden kişinin dileğini gerçekleştirmek anlamında kullanılır. Biz bu makalede dua kavramını “bir şeyin gerçekleşmesini dilemek”, istacabeti ise “söz konusu isteği gerçekleştirmek” anlamında kullanacağız.
Duanın cevap bulacağı inancı, Allah’ın dünya ve dünya işlerine müdahale ettiği inancını da içinde barındırır. Peki, dünyada olup biten her şey evrensel yasalar çerçevesinde gerçekleşir ve Allah Teâlâ bütün işlerin sebep-sonuç ilişkisi yasası gereğince işlemesini dilemiştir dediğimizde duanın konumu nasıl izah edilebilir ve duanın kabulü inancının nedensellik yasasıyla ilişkisi nasıl açıklanabilir?
Bu soru, sadece duanın kabulü meselesine özgü değildir. Zira örneğin “mucize” ve benzeri olağanüstü olaylarla ilgili de gündeme gelebilir. Peki, acaba biz bu tür olayların doğa yasalarından bir sapma olduğunu mu söylemek istiyoruz? Aksi durumda doğa yasalarının aslında tam anlamıyla “yasa” olmadığını; daha açık bir ifadeyle Allah’ın iradesine yer açmak için sınırlandırılabileceği yahut tümüyle ayaklar altına alınabileceğini savunmuş olmaz mıyız? Yahut duanın kabulü olayını da doğaya hâkim evrensel yasalar kapsamında mı değerlendirmemiz gerekiyor? Peki, bu durumda Allah’ın mutlak irade ve kudreti ve O’nun evrenin idaresiyle ilgili rolü nasıl açıklanabilir?
Açık olan şu ki dua, “Allah’ı etkilemek” için yapılan bir eylem değildir. Zira bütün sebepler zincirini elinde bulunduran bu makamın, kendi yaratıkları; min cümle insanın irade ve eylemlerinden etkilenmesi düşünülemez. Lakin konumuzun odak noktasında yer alan asıl problem, bir şeyin Allah’tan istenildiği için ve sırf O’ndan istenildiğinden dolayı gerçekleşebileceği ve eğer bu dua ve istek olmasaydı gerçekleşemeyeceği inancıdır. Elbette bu sav, dua ve Allah’tan bir dilekte bulunmanın bir şeyin gerçekleşmesi için sadece zorunlu bir şart olduğu ve yeter sebep olarak görülemeyeceği şerhini de içermektedir. Biz burada Müslüman felsefecilerin, özellikle de İbn-u Sina’nın duanın kabulü inancının evrensel doğa yasalarıyla nasıl bağdaştırdıklarını inceleme sadedindeyiz. Acaba dua, beddua, lanet, zulüm, mucize, sadaka ve benzeri etkenler felsefecilerce benimsenen nedensellik yasası ile nasıl bağdaştırılmaktadır? Ayrıca duanın kabulü probleminin aynı zamanda Kaza-Kader, Beda, Levh-i Mahfuz, alınyazısı, Allah’ın ilim ve iradesinin ezeliliği gibi konularla da bağlantısı vardır. Tabi ki bu konuların her biri kendi yerinde ve ayrıca incelenmelidir.
İkinci Bölüm: Duanın Kabulü Problemi İle Bağlantılı Felsefi Prensipler
Her mümkün varlığın bir nedeni vardır: Felsefeciler açısından her varlık bir nedene ihtiyaç duymaz. Zira örneğin Allah Teala da bir varlıktır, fakat bir nedenin varlığını gereksinmez. Dolayısıyla felsefeciler bu prensibi “her mümkün varlık bir nedeni gereksinir” şeklinde takrir etmişlerdir.