3- İbnu Sinaya Göre Dua

04 December 2025 21 dk okuma 5 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 5

İbn-u Sina’ya göre insan, nefs-i natıkaya sahip olmakla yaratılmışların en şereflisidir (=eşref-i mahlûkat) ve o, ruhunun tüm kuvve ve yetilerini yetkinleştirip fiiliyet kazandırarak üst âlemlerdeki varlıklara benzeyebilir. Evet, insan topraktan yaratılmıştır fakat o, akli tözlere (=cevahir-i akli) benzeme kabiliyetine sahiptir. İnsanların ruhları ilim, şeref ve kemal dereceleri bakımından farklı farklıdırlar. Bazen bir insan –ister peygamber olsun ister olmasın- ilim, amel ve gayretle ahlaki boyutlarında öyle bir derece ve kemal düzeyine erişebilir ki Faal Akıl’a benzer bir konuma yükselebilir.

İnsan ruhu, Faal Akla benzediğinde ise içinde yaşadığımız maddi evreni etkileyebilir. Bu etkinin oranı, ruhun elde ettiği kemal derecesine bağlıdır. Kemal mertebesi yükseldikçe etkinlik oranı da yükselir. Dolayısıyla doğal ortamda bir ruh sadece kendi bedeni üzerinde etkin olabiliyorken bir başkası tüm maddi evren hatta soyut varlıklar üzerinde dahi etkili olabilmektedir.

Dördüncü Bölüm: Duanın Kabulü/İsticabet

Yukarıdaki açıklamalardan sonra şu husus aydınlığa kavuşmuş olsa gerektir: Duanın kabulü, yani örneğin dua sonrası yağmur yağması, bir hastanın şifa bulması veya bir mazlumun bedduası neticesinde bir şahıs ya da topluluğun helak olması şöyle açıklanabilir: Bir insan öyle bir kemal derecesine erişebilir ki maddi âlem onun için bir insanın ruhunun, kendi bedeni üzerindeki konumu mesabesinde olur. Yani nasıl ruh, sahip olduğu bedeni etkileyebiliyorsa, kamil bir insanın ruhu da dua aracılığıyla kendi bedeninin yanı sıra tüm maddi alem üzerinde etkide bulunabilir. Nazari akıl ve ameli akıl yetileri kemal derecesinde olan bir insan, bütün evrenin heyulası; yani tüm cisimlerin maddi yapısını etkileyebilir. Örneğin saf ve berrak gökyüzünü bir anda bulutlarla doldurabilir, yağmur yağdırabilir, bir hastayı iyileştirebilir ya da vahşi hayvanlara boyun eğdirebilir. Elbette tüm bu etkiler, Allah’ın irade ve meşiyetiyle uyumlu bir şekilde gerçekleşir. Daha doğru bir tabirle ilahi meşiyet, bu düzeydeki bir insanın ruhu aracılığıyla maddi âlemde tasarrufta bulunur ve kemal mertebesindeki bir insanın dua ve dileklerine icabet ederek örneğin yağmur yağdırır yahut eğer bir topluluğun helak olmasını dilemişse yıldırımlar, depremler ve sair helak sebebi olayların gerçekleşmesini sağlar ve söz konusu dua ve dileğin gereğini yerine getirir. Sebepler sebebi olan Allah Teala irade ve meşiyetini, İlk Varlık yani Birinci Akıl yoluyla diğer soyut akıllara sonrada feleklerin ruhu (=nüfusu’l eflak) ve meleklere ulaştırır ve bu vesileyle maddi alemde cereyan bulmasını sağlar. Allah’ın feyiz ve rahmeti yahut gazap ve azabı bu vasıtalarla tahakkuk bulur.

İbn-u Sina şöyle der: “Bazı insan ruhlarının kendi bedenleri üzerindeki etki sahasını aşıp bu bedenler üzerindeki etkinlikleri misali diğer varlıklar üzerinde de tesirde bulunabilecek meleke ve yetiler elde edebileceği gerçeğini uzak bir ihtimal olarak görme. Zira bu düzeydeki bir ruh öylesine bir güç ve kudret elde etmiştir ki sanki tüm evren onun bedeniymiş de o, âlemin ruhu mesabesindeymiş gibi hareket eder. O, artık maddi evrende bazı niteliklerin oluşumuna sebep olabilir, bütün varlıklar; özellikle de kendisine yakın olan ve aralarında özel bir bağ bulunanlar üzerinde tesir gücüne sahiptir. Siz bunu hemen inkâra kalkışmayın. Zira bedenler nasıl ruhun etki alanındaysalar, diğer cisimlerde böylesi bir insanın tasarruf alanında bulunurlar. Yine bu ruhların, nasıl kendi bireysel yetileri üzerinde etki güçleri varsa diğer eşyanın yetileri üzerinde de tesir imkânına sahip oldukları ve hatta korku, öfke ve şehvetlerini kontrol altına alabileceklerini sakın garipseme!”

Binaenaleyh insan ruhu, duyular âleminden hayal âlemine, oradan da akıllar âlemine hareket edebilir ve Faal Akıl ile irtibat neticesinde bir maddeyi suret ve formundan ayırıp başka bir forma büründürebilir. Demek ki duanın icabet bulması (=isticabet) şu anlama gelir: İsticabet, varlığın, en yüce varlık (=mevcud-i eşref) olan Allah Teala’dan taşıp nüzul bularak en alt düzeydeki varlıklara ulaşmasıdır. Sebepler zincirinde kırılma ve atlama (=Tafra/mutasyon) muhal olduğundan dua, sırasıyla ilkin on akıl, sonra feleklerin nefsi ve meleklerden oluşan nedensellik zincirinin işleyişini etkileyebilir. Dua, bazen bir şeyin gerçekleşmesi için yeter sebep olabiliyorken bazen de hazırlayıcı sebeplerden biri yahut eksik sebebi tamamlayan bir etken olarak rol oynayabilir. Bazı durumlarda ise duanın rolü aradaki mâniaları kaldırmaktır. Behemehâl tüm bu durumlarda dua olmaksızın istenilen sonucun elde edilmesi mümkün değildir. Daha doğru bir tabirle, ilahi irade ve meşiyet böylesi bir insanın ruhu, yani dua eden şahıs aracılığıyla içinde yaşadığımız evrende cereyan eder. Evet, Allah Teâla, insanın etki sahasına girebilecek bir konumdan münezzehtir. Lakin O, dua eden bir insanın ruhu aracılığıyla sebep-sonuç düzeni içerisinde fiillerini gerçekleştirir. Bu demektir ki dua, kâinattaki sebep-sonuç düzeninin bir parçası olarak işlev görmektedir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar