3- İbnu Sinaya Göre Dua

04 December 2025 21 dk okuma 5 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 5

Bir şey, yeter sebebi (=illet-i tamme) varlık bulduğunda zorunlu olarak varlık kazanır: Bütün mümkün varlıklar en nihayetinde nedenlerin nedeni (=İlletu’l İlel) olan Allah Teala’ya bağlanır ve tüm varlıklardaki etkenlik ve edilgenlik yetisi, netice itibarıyla O’nun bir eseridir. İçinde yaşadığımız dünya bir neden-sonuç düzeni içerisinde işlediğine göre, dua ve duanın kabulü de bu düzendeki etkenler yahut daha doğru bir tabirle bir işin gerçekleşmesinin öncülleri ve sebepleri içerisinde yer alır. İlim ve kudret nasıl insan eylemlerinin gerçekleşmesi için birer sebep sayılıyorsa, dua, kulluk, sadaka ve yakarış ta birer sebeptirler.

Malul, illetini etkileyemez/sonuç sebebi etkileyemez: Neden ve sonuç kavramlarını analiz ettiğimizde şu sonuca varırız: Malul, illetini hiçbir şekilde etkileyemez. Dolayısıyla insan yahut herhangi bir mümkün varlığın vacip/zorunlu varlığı etkilemesi asla mümkün değildir. Dua ve dua eden şahıs, nedensellik düzeni gereği her ne kadar sebep-sonuç silsilesinde yer alsalar ve Allah’ın bütün fiilleri bu düzen kapsamında gerçekleşiyor olsa da O’nun hiçbir fiilinin mümkün varlıklardan etkilenerek gerçekleştiği söylenemez. Allah Teâlâ’nın kullarından dua etmelerini istemesi O’nun, dua ve dua eden şahsı bir fiilin gerçekleşme nedenleri arasında görmesi dolayısıyladır. Nasıl bir hastanın iyileşmek için ilaç kullanması gerekiyor ve bu zorunluluk Allah’ın sebepler sebebi olmasıyla çelişmiyorsa dua da tıpkı bir ilaç gibi bir fiilin gerçekleşmesinde rol oynar ve diğer bütün şartlar gerçekleştiğinde icabet bulur/İsticabet olunur. Bu durumda duanın etkisinin Allah’ın irade ve kudretiyle tam bir uyum içerisinde olduğunu söylememiz gerekir.

İbn-u Sina şöyle inanır: “Allah Teâlâ, hem dua hem de dua eden şahsın gerçek sebebidir. Hakikatte dua eden şahıs aracılığıyla Allah nezdinde malum olan dua gerçeklik bulur. İşte bu bakımdan dua eden şahıs, duanın kabulünün sebebi olarak anılmaktadır. Oysa gerçekte, gerçek etki Allah tarafındandır. Yoksa dua eden şahsın Allah’ı etkilemesi söz konusu değildir. Tabi ki Allah Teâla bütün fiillerini sebep-sonuç ilişkisi, düzen ve tertibi içerisinde gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla Allah, dua etmeyi emir buyurup kabul eylediğinde bu, duanın icabeti karşısında hiçbir mâniin olmadığı anlamına gelir. Zira dua Allah’ın malumudur ve Allah’ın malumu olan her şey eğer arada bir mani yahut olanaksızlık yoksa gerçeklik bulur. İşte bu nedenle hiç kimseye kötü ve şer duada bulunmamak gerekir. Çünkü kabul olunmasına mani hiçbir mani olmayabilir. Başka bir tabirle, hiç kimseye beddua ve lanet okumamamız gerekir. Zira karşı tarafa kötü etki bırakır.”

İçinde yaşadığımız düzen, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde şekillenmektedir. Allah Teâla da bütün fiillerini bu düzen içerisinde gerçekleştirir. Dolayısıyla Allah ve insan arasında sebepler, öncüller ve vasıtalar vardır. Örneğin Melekler, Akıllar, evrensel faktörler, semavi ruhlar bu cümledendir. İbn-u Sina’ya göre bu vasıtalar ve her birinin rol ve konumu tanınmadan hiçbir şekilde dua ve duanın kabulü konusu açıklanıp yorumlanamaz.

İbn-u Sina’ya göre Allah Akıllar âlemini etkiler, akıllar feleklerin nefislerini, nefisler göksel cisimleri ve en nihayet bu cisimler içinde yaşadığımız maddi evreni etkiler.

Üçüncü Bölüm: İnsan Ruhunun Kemali

İnsan ruhunun varlığının ispatı, insanın maddi bir bedenden ibaret olmadığı, insanın hakikati/nefs-i natıka ve sahip olduğu mertebeler ve benzeri konular Meşşai Felsefe’nin en temel problemleri arasında yer alır. Bu felsefeye göre, bütün insanlar bedensel nitelikleri bakımından aynı olmadıkları gibi ahlaki ve ruhsal nitelikleri bakımından da farklı farklıdırlar. Nitekim bazıları cesur bazıları korkak, bazıları akıllı bazıları aptal, bazıları iffetli bazıları iffetsizdirler. Bu demektir ki öz ve ruhları da farklı farklıdır. Zira bu niteliklerdeki tüm farklar, ruhsal açıdan taşıdıkları farklılıklardan kaynaklanmaktır. Çünkü insan ruhu, kemal membaına yakınlık veya uzaklığı bakımından derece derecedir. Bazı ruhlar yaratılışları gereği, zat ve sıfatları bakımından kemal membaına daha yakındırlar. Bazıları, bu yakınlığı kendi gayret, çaba ve kazanımlarıyla elde ederler. Diğer bazıları ise zati nitelikleri yahut gevşeklik ve gaflet neticesinde kemal mertebelerinden çok uzaktadırlar.

İnsan ruhunun kemali iki yeti; yani nazari akıl ve ameli akıl yetilerini yetkinleştirip kemale eriştirmekle elde edilir.

Felsefecilerin bütün çabaları, nazari aklı güçlendirip kemale eriştirmek doğrultusundadır. Ahlak eğitmenleri, eğitim-öğretim ve yasama görevini uhdedar olan ilim adamlarının bütün gayretleri ise ameli aklı takviye ederek kemal mertebelerini elde etmektir. Adalet, Hikmet, İffet ve Şecaat gibi ahlaki erdemlerin yanı sıra Allah’a kulluk etmek, sadaka vermek, dua etmek gibi değerler de insan ruhunun ameli yetisinin kemale erişmesinde etkin sebeplerdir. Dolayısıyla şu iddiada bulunabiliriz: Dua, insan ruhunu yücelten bir eylemdir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar