1- İslam İrfanında Velâyet

04 December 2025 57 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 13

Mutlak hakikatin nübüvveti (hangi peygamberin özellikle kastedildiği bir yana), gaybü’l-guyûbda olanın izhar edilmesidir. (Elbette ki maksat feyz-i akdes olmalıdır. Çünkü gaybü’l-guyûbda olan, haberi verilip bildirilebilir bir şey değildir ve kimsenin ondan haberi yoktur.) Vâhidiyyet hazretinde, yani isim ve sıfatların tecelli makamında (diğer bir ifadeyle isim ve sıfatların her birinin hissesinin taksimi ile her bir isim ve sıfatın mumunun nübüvvetin hakikati ve haberleri vasıtasıyla yakılmasıyla gerçekleşir) ve bu haberlerde, her bir tezahürün istidadı kriterdir ve her biri, kendi ahdi nispetinde payını alır. (Bu aslında hakiki eğitim ve انبئهم باسمائهم /Onlar isimlerini bildir’in örneğidir.) Haberler de enbâ-i zâtîdir. Öyleyse nübüvvet, hilafet ve velâyet makamının zuhurudur. Hilafet ve velâyet, nübüvvetin bâtınıdır.

Nübüvvetin hakikatini velâyet kabul ettiği görülmektedir. Çünkü nebî, oluş ve yaratılış neş’esinde isim ve sıfatlardan hisse armağan etme sorumluluğunu yüklenmiştir. O hisse de zâtî haberler ve varlığın serpiştirilmesidir. Elbette ki, nübüvvet sadece yaratılış ve oluş âlemiyle sınırlı değildir. Bilakis başka bir neş’ette de zuhuru ve yaratılış rolü vardır. Orada da bâtını yine velâyettir. Nitekim merhum İmam 49. misbahta bu mertebelere işaret etmiştir:

Haber vermek ve eğitim, varlığın neş’et etmesine, gayb ve şuhûd makamlarına göre muhteliftir ve birtakım makamları vardır. Şu halde her kavmin bir dili vardır ve kendi dilinden başkasıyla peygamber gönderilmemiştir.

Daha sonra nübüvvetin mertebelerini açıklayarak şöyle der:

Bu cümleden olarak nübüvvetin, tabiat zindanında tutuklu olanlar ve karanlık kabir sahipleri için tabiatı ilan eden birtakım mertebeleri vardır. Nübüvvetin diğer bir mertebesi de din adamları ve mukarreb meleklere aittir. “Biz tesbih ettik, sonra melekler tesbih etti. Tehlil söyledik, sonra melekler tehlil söyledi.”

Hadisinde bu nübüvvete işaret edilmektedir. Bu nübüvvetin diğer bir mertebesi, a‘yân-ı sâbite için Muhammediyye’nin ayn-ı sâbitidir. Bir mertebesi de ism-i a‘zam hazretinden, ilmiyyenin vâhidiyyet makamındaki isimler hazretine kadardır. Daha önce de geçtiği üzere, bu nübüvvetin bâtını, yakınlık, mahbûbiyet ve işlerde mutasarrıf manasında velâyetin tüm hal ve mertebeleri kabul edilmiştir.

Merhum İmam (r.h.), aynı kitabın 48. sayfasındaki dipnotta velâyeti çok güzel açıklamaktadır. Şöyle der:

İftitah duasında İmam-ı Zaman (a.f) için şöyle dua etmekteyiz:

مَكِّنْ لَهُ دينَهُ الَّذي ارْتَضَيْتَهُ لَهُ، اَبْدِلْهُ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِ اَمْناً يَعْبُدُكَ لا يُشْرِكُ بِكَ شَيْئاً

“Onun için razı olduğun dinini (korumayı) mümkün kıl; korkusunu güvene dönüştür; tâ ki San'a ibadet etsin, hiçbir şeyi San'a şirk koşmasın.”

Bu şekilde dua etmemiz, Allah’ın kullarının velâyet ağacının yaprakları olması nedeniyledir. Yaprak da ağacın süsüdür. Öyleyse velî, kulların terbiyesini tekeffül etmiş kişidir. Bu bakımdan insanların yapması ve terk etmesi onların velîsine ve imamına nispet edilmiş olmaktadır.

Yukarıdaki cümlede İmam’ın güzel benzetmesinden tüm velîlerin kulların terbiyesiyle yükümlü olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu, irfandaki velâyetin manasını anlamada etkili olan ve bizim de kastettiğimiz şeydir.

İmam, Misbâhu’l-Hidâye’nin ikinci mişkatında (13. nur), mümkün âlemin heyûlâsını, velînin iradesine bağlı ve musahhar kabul eder. Nasıl isterse öyle tasarrufta bulunur. Şöyle der:

“Mümkün âlemin heyûlâsı” kavramının kullanılmasının yersiz ve hikmetsiz olmadığına dikkat edilmelidir. Çünkü velînin yaptıkları, kabiliyetler miktarıncadır. Burada “heyûlâ”dan maksat, felsefede konu edilmiş suretin mukabili ilk heyûlâ değildir. Bilakis her kabiliyet sahipliğini kapsamına alır. Bunların arasında ilk heyûlâ tabir edilen ilk madde de vardır. Hatta âlemin kemâlâtının diğer mertebelerindeki hakikat olmayan suretlerin maddesini de kapsar. Mümkün âlemin heyûlâsı soyut şeyleri de kapsamına alır. Çünkü soyut şeyler de insan-ı kâmilden ve Allah’ın velîsinden medet alır. Daha önce değindiğimiz “سبحنا فسبحت الملائک/Biz tesbih ettik, sonra melekler tesbih etti...” hadisi buna işaret etmektedir.

Yine İmam, aynı kitapta der ki:

Bu gaybî elçiye ve hakiki velîye ilk iman eden kişi, kâhire-i nuriyye nurlarından ve ilâhî âli kalemlerinden ceberrut beldesinin sakinleriydi. Öyleyse Muhammedî (s.a.a.) velâyet ve hilafet, feyzin yayılmasının ilk zuhuru ve gölgenin uzamasıdır. Nitekim Allah’ın Resûlü (s.a.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” Veya “…benim ruhumdur.”

Sonra bu şekilde yukarıdan aşağıya nüzul (evliyânın feyz vermesi) devam eder ve hiçbir isyan ve inkâr olmaksızın madde âlemine, maddiyata ve aşağı zeminlerin sakinlerine kadar varır. Bu, velâyetin tüm varlıklara arz edilmesinin manalarından biri sayılmaktadır.

Aynı şekilde sözün devamında şöyle der:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar