Baştaki soruna tekrar dönmem gerekirse, kurumsal dinleri eleştirip de deizme kayanların gerekçesi ne idi? Bu noktada kendi uhdesinde bulunan imanın kurtarıcılığı iddiasının başka iman sahiplerine karşı toleranssızlık yarattığı açıktır. Bu durumda dinin dine karşı mücadelesinden yahut bütün dinlerin üzerinde başka bir dinden bahsediyoruz demektir. Kur'an buna "Bütün dinlere galip gelecek hakkın/ hakikatin dini"nden bahsetmektedir.4 Kur'an 'hak din'den değil, "hakkın, hakikatin dini"nden (dfnü'l-hak) bahsetmesi, din üzerinden yaşanan parçalanmaları çözümleyen ve çözümün ancak hakikate kaynaklık eden dine yaslanmakla mümkün olacağını bildirmesi dindarların yarattığı çatışma tarihine dair olağanüstü bir ön okumadır. Kur'an gerçek din görünümünde tedavülde bulunan ama aslında çoğunun içi insanların arzu ve hevesleriyle, beklentileriyle, ümit ve korkularıyla doldurulmuş dinleri eleştirerek onların yerine hakikate teslimiyeti önermesi son derece objektif ve insaflı bir çağrıdır.
Deizıni Etkileyen Muhtemel Teolojik ve Felsefi Arka Plan
Deizmin ön habercileri olarak Aydınlanma düşünürlerini görmek neredeyse itiraz götürmeyecek kadar açıktır. Ama kanaatimiz, Batı'da Aydınlanmayı tetikleyen 'akıl', 'doğa/fıtrat', 'doğrulanabilirlik', 'bireysel muhataplık' gibi kavramların İslam kaynaklarına dayandığıdır. Deistlerin akılvahiy ilişkisinde akla yükledikleri misyon, İslam düşünürlerinde hücciyyetü'/akl/ aklın nihai belirleyiciliği başlığı altında ele alınmıştır.
Öte yandan deistler dinle ilişkilerini ödül ve ceza üzerinden kuran insanları eleştirmektedirler. Benzer bir eleştirinin İslam düşünürlerince de dile getirildiğini biliyoruz.
Her iki duruma örnek olmak üzere Matüridi'nin, üzerinde düşünmeden/akıl yürütmeden kavranabilecek apaçık gerçekleri (bedihiyyat) kavrama yetisi konusunda insanları üç gruba ayırdığını hatırlamakta yarar var:
1. Ulema ve hükema: bunlar kendilerine bir öğreten olmadan bu hakikatleri keşfedebilirler. Bunu Nisa Suresi'nin 83. ayetini yorumlarken
detaylıca vermektedir.
2. Kendilerine bir öğreten olmadan yollarını bulamayacak
olanlardır. Bunlara peygamber gerekir ki yol göstersin onlar da onu takip etsinler.
3. Hayvanlar gibi ödül ya da ceza ile yola gelenler.
Deistler ödülün ya da cezanın olmadığı doğal bir sistem kurulması gerektiğini söylerken, Matüridi'nin bu bölümlemesine oldukça yakın durmaktadırlar.
Burada özellikle Matüridi'nin birinci kısım insanlarla ilgili söylediğine yakından bakmak ve deistlerin argümanlarına da bu açıdan göz atmakta yarar var. Ulemanın ve hükemanın bir peygamber olmasa da apaçık gerçekleri keşfetme ve kavrama yetisinde olduğunu söylemek, peygambere dolayısıyla bir dine ihtiyaç yoktur, sonucuna bizi götürür mü? Başka bir ifadeyle, din sadece bedihiyyatın/apaçık gerçeklerin keşfinden mi ibarettir? 'Akıl doğal olanı keşfeder, doğa üstünü alır' diyen deistler Matüridi düşünceyle örtüşen gruptur. Bu durumda akıl ile din karşı karşıya gelmemekte, insan doğasıyla uyumlu olduğu için, bu doğallığı koruduğu sürece yanlışa gitmesi ve götürmesi mümkün olmayan bir dinin varlığını elzem görmektedir. Akılda tutulması gereken önemli bir noktayı burada hatırlatmak da yarar var: Matüridi din ile şeriat/semiyyat arasında ayrım yapmaktadır. Dinin bize önerdiği doktrinin/inanç sisteminin/akidenin akim keşfedebileceği bir karakterde olduğunu ama şeriatın/semiyyatın böyle bir karakterde olmadığını söylemektedir. Ona göre, şeriatan/ semiyyatın kaynağı ilahidir. Bunlar için ilahi bildirime ihtiyaç vardır; bunun için de bir nebiye ihtiyaç duyulur.
Erken tercümeler yoluyla deistlerin fark ettikleri bir gelenek de İslam bilginlerinin kaleme aldıkları teolojik roman geleneğidir. Bu roman geleneği, aklın bir ilahi mevhibe olarak insana neleri keşfettirebileceği üzerinde durmaktadır. Robinson Cruso geleneğini Batı'da başlatan bu tetikleyici roman geleneğinin iki önemli ismini burada anmakta yarar var: bunlardan ilki İbn Tufeyl'in Hayy b. Yakzan adlı felsefi romanı, diğeri ise İbn Nefis'in Er-Risaletü'lkômiliyye adlı teolojik romanıdır. Bu iki eser de, insan aklının keşfedebileceği doğal hakikatleri ele almaktadır. Dinin hakim olduğu bir ortamda doğmasa ve keııdisine nebevi bir mesaj ulaşmamış olsa da, insan doğuştan/fıtri sahip olduğu ;ıkıl melekesiyle sezgisel olarak (kendisine bir öğreten olmadan) bazı şeyleri keşfetme gücündedir. Zira İslam düşünce geleneği Cafer-i Sadık'ın dilinden döküldüğü şekliyle "Peygamberi insanın dışındaki akıl, aklı da insanın içindeki peygamber" olarak tanımlayan bütünlükçü bir geleneğe sahiptir. Bu hattı takip eden bir isim olarak Samue! Clark'ın aklın dört ana konuda doğal keşif yapabileceğini söylemesi, Müslüman düşünürleri tam olarak yansıtmaktadır.
Clarke'a göre insan aklı kendisine teolojik ve ahlaki alanda dört yetkinlik sağlar.
1. Akıl Allah'ın varlığını ve birliğini bilebilir.
2. O'na ibadet etmesi gerektiğini akil olarak çıkarabilir.
3. (İnsanlar arasındaki ilişkilerde) ahlaklı davranması gerektiğini bu yetisiyle çıkarabilir.