İslam ve Batılı Mütefekkirlerin Düşüncesinde İlahi İrade ve Determinizmin Reddi
Kasım Nur Muhammedî
Acaba evrendeki fenomenler ve onların yaratıcısı arasında sadece sebep-sonuç ilişkisi mi vardır? Yoksa bu fenomenlerin kendisi arasında da böyle bir ilişkiye ulaşılabilir mi? Bu durumda sözkonusu fenomenlerin İletu'l-İlel ile ilişkisi nasıl açıklanabilir? Bunlar, felsefe-i ûlânın önemli meselelerindendir.
Bir kesim, determinizm ilişkisinin sadece yaratıcı ile yaratılan arasında düşünülebileceğini savunur. Böyle bir fikrin sonucu da, Eş'arilerin benimsediği görüşteki gibi, varlığın yaratıcısına daha fazla iman edilmesidir. Yahut Hume ve diğerlerinin inandığı gibi, fenomenler arasında sebep-sonuç ilişkisini reddederek de varlık diyarına veda eder.
Batılı bazı filozofların sebep-sonuç ilişkisine dair görüşü, bir kısım Müslüman düşünürün bağımsız veya kimi zaman da iktibasla ulaştığı düşüncenin aynısıdır. Fakat sebep-sonuç ilişkisi, kendi tekamül sürecinde, özellikle de Şii filozoflar arasında kendine has biçimde açıklandı ve yüksek seviye kazandı. Öyle ki sebep-sonuç ilişkisinin izahı, her ne kadar daha gidilecek çok yol varsa da Sadracı felsefede ve onun takipçileri tarafından meseleden daha detaylı yapıldı. Buna ek olarak Hikmet-i Mütealiye, dinî metinlerle ahenk ve uyumda daha başarılı oldu, ya da en azından tenkit ve zorlukların bir kısmından kurtulabildi.
Bu makalede yazar, bazı Müslüman filozofların ve bir kısım batılı felsefecilerin görüşlerini açıklamaya, özellikle de Malebranche'ı ve onun Eş'arilerden etkilenip kendi çağında bir 'tehafütü'l-felasife' ortaya koymasını izaha koyulmuştur.
1. Tarihçe
Kelamcıların eski zamanlardan beri akıl ve vahiy arasında varsaydıkları çatışma, onların arasında çeşitli çalışmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. “Dindar filozoflar” ve “felsefeci dindarlar”, akıl ve vahyi uzlaştırmak için birtakım yollar düşünmüşlerdir. Bunların en kolayı, her ikisini kendine has bir alanla sınırlandırma yöntemiyle bu ikisinin sahalarını birbirinden ayırmaktır. Bunların çatıştığını kabul etmeyen ve sahalarını birbirinden ayırmayıp ister teorik, ister pratik durumlarda olsun “کل ما حکم به العقل حکم به الشرع” kaidesinin genel kural olduğunu savunan başkaları da kuşkusuz çıkmıştır. Bir grup da çelişkinin giderilemez olduğunu belirterek ya “din karşıtı filozoflar”a ya da “akıl karşıtı dindarlar”a katılmıştır. Bu çekişme bir zaman felsefe ve din formunda, günümüzde ise buna ilaveten, bir de bilim ve din şeklinde tecelli etmiştir. İslam düşüncesi tarihinde de günümüze kadar bu çekişmenin değişik biçimlerine şahit oluyoruz. Kelamda Ehl-i Hadis ve Mutezile çatışması, Şia fıkhında Ahbariler ve Usuliler çekişmesi bunun örnekleridir. Kelamcıların Meşşailerle çatışması da bu kategoridendir.
2. Motivasyon
Her ne kadar Eş'ariler aklın delil oluşturduğunu çoğu konularda inkâr etmek zorunda kalmışsa da başlangıçta dinin meselelerinde akla başvurmaya hoşgörüyle yaklaşıyorlardı. Öyleyse onları akla karşıt, sonuçta da felsefeye zıt olmaya zorlayan şeyin ne olduğuna bakmak gerekir. Malebranche da akılcı bir filozoftur ve ilahiyat meselelerinde akla müracaat etmeyi caiz görmek bir yana, gerekli bile bulur. Fakat yine de onu, Aristo felsefesine sert biçimde karşı çıkarken görmekteyiz. Öyleyse bunların, Meşşailerin felsefesi başta olmak üzere felsefeyle kavgasının, aklın delil oluşturması veya akıl ve vahyin çatışması konusunda olmaktan önce, daha ziyade, onların inancına göre din dışı olan, hatta şirke bulaşmış Yunan Meşşai felsefesinin muhtevasına dairdir. Gerçi bu gerilim, Yunan felsefesinin, önce Hıristiyanlıkla ve sonra da İslam'la karşılaştığı, Hıristiyan ve Müslüman kelamcıların Yunan felsefesine reddiyeler yazdığı zamana kadar götürülebilir. Lakin Allah'ın iradesi ve kudretinin, onu tazim ve takdisin tüm kelam ve marifet çabalarının ekseni olduğu Eş'ariler ve Malebranche gibi kelamcılar için bu gerilim daha ağır ve daha kapsamlıdır.
Aristo'nun Tanrısı “şey”dir, bunlarınki ise “kimse”dir. Orada determinist ve cebri südurdan bahsedilir, burada ise iradeye bağlı ve tercihli yaratılıştan. Orada filozof, diğer varlıkların yanında bir varlık olarak Tanrıya ilişkin keyfe keder epistemik kaygı taşır, burada ise sırf keyfe keder bilgi olmayan, insanla irtibatı ve insanın onunla irtibatı şükür, tevbe, tevekkül, korku ve umuttan oluşan bir Tanrıyla karşı karşıyayızdır. Orada Tanrının varlıklarla bağı bir dizi basamak yoluyladır, burada ise karşımızda vasıtasız olarak varlıklarla ilişki içinde olan ve bütün işleri doğrudan üstlenmiş bir Tanrı vardır. Orada kendisinden yalnızca bir işin sâdır olabileceği bir Tanrıyla karşı karşıyayızdır, ama burada karşımızda, hiçbir şey kudret dairesi dışında kalmayan mutlak güç vardır.