İlahî Maârif Mertebeleri
Kur’an-ı Kerim’de yer alan Hz. Musa (a.s) ile Allah Teâlâ’nın hikâyesi şaşırtıcı, hararetli ve hayret vericidir. Hz. Musa (a.s) Allah Teâlâ’yı görmek istediğinde “Len terani” ilahi nidası kendisine ulaşıyor ama resulüne dağa bakması emrini de veriyor. Bir anda bir şimşek çakıyor ve dağ paramparça oluyor. Zira Hz. Hakk’ın ansızın tecelli etmesi, Tur dağının sağlam yapısını yerle bir etmiş ve de has ve seçilmiş kulu için “len terani” emrinin sebebini bu şekilde özdeşleştirerek göstermiştir.
Hz. Musa’nın (a.s) mertebesi ve konumu, böyle bir karşılığı gerektiriyordu. Oysa bütün kullar bu mertebeye sahip değillerdir. Aynı şekilde değerli İslâm peygamberi Resulullah (s.a.a) yaratılış mertebeleri arasında öyle bir mertebededir ki yüce Rab, onu miraca layık görmüş, varlığın ve kâinatın sırlarını, lâhut ile nâsut âlemlerinin sırlarını ona açmıştır ama Kelimullah miraç makamına çıkamamıştır.
Bununla beraber Yaradan’ın nezdinde mahlûkatın mertebeleri, onların sırlara ulaşma kapasitelerini belirlemektedir. Yaratılış piramidinin tepesinde Hz. Muhammed b. Abdullah (s.a.a) ve onun Ehl-i Beyt’i (a.s) yer almaktadır. Allah onları, mahlûkat arasında sırları bilebilecek en yakın kimseler olarak seçmiştir. Yazar aşağıdaki yazıda, bu makamı masumların dilinden açıklamaya çalışmaktadır.
İlahî Maâriflerden Bazılarının Sır Olması
İlahî maâriflerin, diğerlerine anlatılması men edilmiş olan bazı sırları ve remizleri vardır. Bu sırlar tevhid, velayet, insan ve mead ile ilgilidir. Başka bir tabirle ilahî maâriflerin muhtelif seviyeleri vardır. İnsanlar da muhtelif seviyelere sahiptirler. İlahî maârif seviyeleri, insanların muhtelif seviyeleriyle ve çeşitli tabakalarıyla uyumludur. Daha sonra söyleyeceğimiz gibi, bu maariflerden bazıları yüce makama sahip Hz. Resulullah’ın (s.a.a) mübarek varlığına ve onun temiz ailesine mahsustur. Başka hiç kimse, diğer enbiyâ ve evliyâ dahi bu makama ulaşma kabiliyetine sahip değildir. Nitekim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Benim Allah ile bir vaktim vardır ki hiç kimsenin onda bir payı yoktur; ne mukarreb melekler ona ortaktırlar, ne de mürsel nebiler.”
Sanki bu söz, nurların ona, bedensel ve ruhsal bağlardan, hatta nübüvvetten ve risaletten de soyutlandığı bir mertebede göründüğü noktasına işaret etmektedir. Öyle bir hal ki ne mukarreb meleklerin hâline benziyor, ne de mürsel nebilerin haline. Böylece ne melekler ona ortak olabiliyorlar, ne de ilahi elçiler ona denk olabiliyorlar. Bu, nübüvvet ve risalet mertebesinden ve meleklerin yakınlığından çok ötede bir haldir. Cebrail’in hakkında şöyle söylediği bir makamdır: “Buradan bir adım geçersem yanarım.” Bu durumda artık Cebrail olmayacaktır. İşte o vakitte Resulullah’a (s.a.a) mahsus olan sırlar açılmaktadır ve ilahî mahlûkattan hiçbirinin onda bir payı yoktur.
Böyle bir sırrın diğerlerine ifşasının ne reva, ne de mümkün olabileceği ortadadır. Kavramlara ve dile sığmadığından diğerlerine anlatılamaz veya diğerleri onu anlayamaz. Sırdır ve özeldir. Sır olması, anlatılamaması ve de anlaşılamamasını beraberinde getirir. Bu yüzden muhtelif dinî maârif konularında, yüce mertebeli Resulullah’a (s.a.a) ve vasilerine mahsus olan hakikatler ve incelikler vardır.
Emirü’l-Müminin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah bana her birinden bin kapı açılan tam bin ilim öğretti.” Ve yine şöyle buyurmuştur: اندمجت علي مكنون علم لو ابهت به لاضطربتم اضطراب الارشية في الطوي البعيدة Aynı şekilde şöyle buyurmuştur: “Vallahi dilersem her birinizin nereden geldiğini, nereye gittiğini ve tüm işlerinin nereye varacağını sizlere haber veririm ama benim yüzümden Resulullah’ı (s.a.a) inkâr etmenizden korkarım.” Bazı hakikatler var ki onları ne kimse işitmeye muktedirdir, ne de kimsenin anlamaya gücü yeter. İlahî maariflere özel sırlar olan bu hakikatler, Peygamber’in (s.a.a) ailesine mahsustur, başka hiç kimsenin bunda payı ve nasibi yoktur. Bu yüzden onu saklı tutmaya çalışırlar.
Halkın çoğu bu tür ilahî sırları anlamaya uygun olmadıkları gibi, anlamaları mümkün ama zor olan maariflerden de uzak dururlar. Bu yüzden o maârifleri anlatmak da hayrete ve tereddüte düşmelerine sebep olur. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) ailesinin dilinden bu maârifler döküldüğünde, muhatapları tereddütle “Acaba gaybden mi haber veriyorsun?” diye sorarlardı. Nitekim Emirü’l-Müminin hazretlerine böyle sordular. O ise şöyle buyurdu: “Bu gayb değil, ilim sahibinden öğrendiğimdir.” Bazı büyük âriflerin söylediklerine göre ilim sahibinden kasıt Hz. Resulullah (s.a.a) idi. Rivayetlerde evliyânın ilahî sırları ifşa etmekten sakındıklarına dair birçok örnek vardır. Bu hem bütün ilahî maârif mertebelerinin herkes için münasip ve faydalı olmadığını, hem de herkesin onu anlama yetisine sahip olmadığını gösteren bir noktadır. Ne herkesten uzak tutulabilir, ne de herkese aşikâr edilebilir. Her kişi veya grup için onlara uygun olan ölçüde beyanda bulunulmalıdır. Mevlânâ Rûmî’nin tabiriyle:
Hepsi birden dedi: Ey kılı kırk yaran bilge / Bırak aldatmayı, bize cefâ etme