3. Üstad'ın “tefsir”i “keşfu'l-ğıta” manasında aldığı gözönünde bulundurulursa hiç kuşku yok, “ğıta”nın tezahürleri arasında zaman münasebetleri, nüzul ortamı, ayetin nazil olmasının zaman ve mekân şartları vardır. Eğer bu perde kenara çekilir ve ayetin manası böyle bir örtüden arındırılsa ayetin genel anlamı gün yüzüne çıkacaktır. Hâlbuki bu mana, tevilin ikinci anlamı ve ikinci kısmı sayılmıştır. Diğer bir ifadeyle, bu izaha göre Üstad'ın açıklamasındaki tevilin ikinci kısmı artık tefsir kısmı olmayacaktır. Bilakis tefsirin tezahürlerinden olmaktadır.
4. Üstad'ın bâtın için zikrettiği iki anlam, rivayetlerle bağlantılı olarak da geçerlidir ve onlara da sirayet etmektedir. Oysa Ehl-i Beyt rivayetlerinin zâhiri (Kur'an'ın “bâtınlı” olduğuna itiraz eden rivayetler), bâtına sahip olmanın yalnızca Kur'an'ın özelliklerinden olduğunu göstermektedir.
5. Kur'an için “yetmiş bâtın” farzeden rivayetlerin tek ifade biçimi “ان للقرآن سبعین بطنا” olsaydı kastedilen şey, zaman yatağında tahakkuk edecek bâtın ve tevilin tezahürleri olduğu biçiminde açıklanabilecekti ve “تجری کلمات تجری الشمس و القمر” denebilecekti. Fakat bazı kardeşlerimizin naklettiği bazı rivayetlerde geçtiğine ve “للبطن بطن”, yani her bâtının kendine ait bir bâtını bulunduğuna göre bu tabir nasıl izah edilebilir? Çünkü bunun icabı, her genel anlamın da kendisinin ötesinde başka bir genel anlama daha sahip olmasıdır. Böyle bir durum nasıl açıklanabilir?
6. Üstad Bâbâyî'nin, sahip oldukları bilgi birikimiyle Zerih Muharibî rivayetinin muteber olduğu sonucuna varmasından memnuniyet duymalıyız. Çünkü bu rivayetle ve Fudayl rivayetiyle (zâhiri tenzile, bâtını da tevile denk kabul eder) Üstad'ın bâtın için ifade buyurduğu ikinci mana gayet net teyit edilmekte ve desteklenmektedir. Yani bu iki rivayetten, tevilin ve Kur'an ayetlerinin tevil tezahürlerinin, zaman yatağında akıp giden bâtından ve bâtın tezahürlerinden başka bir şey olmadığı gayet güzel anlaşılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, “ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ” ayetinde “قضاء تفث”, “kir ve pisliği gidermek ve kesip atmak”tır. Hiç kuşku yok, bu genel anlamın tezahürlerinden biri, bu mananın tenzilî, zâhirî ve maddî tezahürü olan tırnağı kesip atmaktır. Bu genel anlamın tezahürleriden bir diğeri de, ruhsal ve manevî kirleri gidermeye sebep olan ve bu genel anlamın tevilî, bâtınî ve manevî tezahürü sayılan “لقاء الامام”dır.
Üstad Bâbâyî, “لقاء الامام”ı “تفث”in muadili saymakla hataya düşmüştür. “لقاء الامام”ı, “قضاء تفث”in yanına koyup muadili kabul etmek gerekir.
7. Üstad Ma'rifet'in tevil için zikrettiği anlamın, Masum dışındakiler için de ulaşılabilir olduğuna itiraz edilebilir. Çünkü bütün müfessirler veya onların çoğu, ayetleri münasebetlerden ve zaman mekân giysilerinden soyutlayarak Kur'an'ın tevil ve bâtınına -anlayış, idrak ve çabalarıyla uyumlu olarak- ulaşmışlardır. Hâlbuki Âl-i İmran suresinin yedinci ayetine ve “وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ” cümlesindeki vav harfinin atıf kabul edilmesine göre (Üstad Ma'rifet bu düşüncededir) sadece Allah ve ilimde derinleşenler tevilden haberdardır. Çok sayıda rivayete uygun olarak da yalnızca İmamlar (a.s) ilimde derinleşmiş olanlardır (نحن الراسخون فی العلم). Diğer bir ifadeyle, bu tür ayetleri tecrit etmenin ilimde derinleşmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü birçok Kur'an araştırmacısı, “الراسخون” olmamasına rağmen böyle bir soyutlamayı yapma gücüne sahiptir. Oysa ayetler bunu, Allah'ın ve ilimde derinleşmiş olanların özelliklerinden kabul etmektedir.
Bu sorunu çözerken denebilir ki, başka birçok yerde olduğu gibi (“فاسئلوا اهل الذکر”nin izahına ilişkin gelen rivayetler gibi) bu tür rivayetlerdeki kısıtlama, hasr-ı hakiki değil, hasr-ı izafidir. Yani bu tür rivayetlerde İmamların (a.s) hedefi, “ilimde derinleşmiş olanlar”ın bir tek tezahürü bulunduğu ve onun da kendileri, yani İmamlar olduğunu ifade etmek değildir. Aksine kastettikleri, bu şahsiyetlerin karşısında dükkân açmış ve kendisine Kur'an müfessiri ve ilimde derinleşen olarak konum tayin etmiş filan kimseler değil, bu zamanda İmam Sâdık (a.s) ve İmam Bâkır (a.s) gibi “الراسخون”un tezahürü olduklarıdır. Bu ifade biçimi, tefsir âlimlerini, özellikle de o büyük şahsiyetlerin mektebinin talebelerini kesinlikle reddetmemektedir.
Aynı şekilde “diğer bir beyan” başlığı altında zikredilenlere cevap olarak da şunu söyleyebiliriz: Bir kimse o genel anlamı bulsa, onu zaman mekân giysilerinden sıyırsa, ayetin ruh, maksat ve özüne ulaşılsa zihin berraklığına ve ilimde derinleşmenin mertebelerine ihtiyaç vardır. Netice itibariyle, her ne kadar en üstün örneği İmamlar olsa da birçok müfessir ve Kur'an araştırmacısı da “الراسخون”un tezahürlerindendir. Hatırlatmak gerekir ki, bu madde (madde 7) ve önceki madde (madde 6) Üstad'a yöneltilmiş eleştiri değildir, bilakis kendisini savunma sayılmalıdır.
8. Üstad'a arzetmek istediğimiz en son mesele, Kur'an'ın bâtını için beyan e