“Ve şâyet onu melek yapsaydık, onu mutlaka erkek olarak (erkek suretinde) yapardık. Şüphe ettikleri şeyi, mutlaka onlara (gene) şüphe ettirirdik.”
Yani eğer bir melek gönderecek olsaydık, melek insanlarla diyalog, iletişim, karşı karşıya gelme ve konuşma imkânından mahrum olduğu için insan suretine girmek zorunda kalacak ve beşer giysisiyle örtünecekti. Böyle olsaydı bu kez de onun melek olduğunu kimin söyleyebileceğini öne sürüp şüphe edeceklerdi. Kendisi “ben meleğim” dese, “melek olduğunu nereden çıkarıyorsun” karşılığını vereceklerdi. Bu, çözüm getiren cevaptır. Reddeden cevap ise şudur: “Siz Araplar, Yahudilerle biraradasınız ve bu kesimi bilgili kabul ediyorsunuz. Öyleyse onlara sorun bakalım, peygamberleri kimlerdi.”
Şimdi bu ayet, aynı meseleyi izah kasdı taşımaktadır. Yani deniyor ki, “onlara sorun (فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ)”. Şu halde sadr-ı İslam'da müşriklerin belli bir konudaki şüphesine Kur'an'ın başvuru için gösterdiği referans Ehl-i Kitap'tır, yani Yahudi ve Hıristiyanlar. Öyleyse bu konu o zamanda da çözülmesi istenen bir problemdi. Nitekim öyle de oldu. Bu ayet günümüz için bir haberdir. O zamanda yaşanmış bir olayın haberi. Fakat derinlemesine bakmayı emreden Allah Resulü ve İmamların (a.s) talimatı, bu ayetin içinde bir de mesaj bulunduğu, ayeti tarihle kısıtlamadığı ve onu bu kısıttan çıkarıp ebedileştirdiği içindir. Ben, bazı rivayetlerde “الی سبعه بطون” şeklinde geçen bâtına ulaşma meselesinde, yani ayetlerin derununda gizli mesajlara erişme konusunda hepsini tashih etmeye çalıştım. Çünkü bir ayette bir mesaj, iki mesaj, on mesaj, yirmi mesaj bulunabilir. Bu, o ayet üzerinde ne kadar dikkat sarfettiğinize bağlıdır. Nitekim Masum da, Kur'an'ın derya olduğunu buyuruyor. Ne kadar derine dalarsanız dalın dibini bulamazsınız.
“لا تحصی عجائب و لا تبلی غرائبه” cümlesi buna işaret etmektedir. Yani ne kadar derinleşirseniz o kadar fazla hakikate ulaşırsınız. Yani bâtınlara, çok sayıda mesajlara. Bu yaklaşımda bir sorun yoktur. Şimdi, bu ayet “zâhire bakma” diyor. Neden bakmayalım?! Burada bâtına erişmenin yolunu kurallı hale getirmeye vardık. Bu noktada bir soru yönelteceğim: Acaba Kur'an tefsirinin -tenzille irtibatlıdır- bir yasası var mıdır? Yani herkes, dilediği gibi reyle tefsir yapabilir mi?
Tefsir kurallı olmalıdır da tevilin, yani bâtını elde etmenin kuralı yok mudur? Uzunca bir süredir bunun kuralının ne olduğu üzerinde düşünüyoruz. Bu kanunu tedvin edilmiş biçimde ortaya koymak, tevili ve bâtını kurallı hale getirmek için çaba gösteriyoruz. Kur'an'ın gerçek bâtınına ulaşmak olan hak tevili, Bâtınîlerin tevillerinden ve mevcut (لا عن دلیل) tevillerden ayırdık. Eğer bu eksende olursa bâtına erişilmesi makbuldür, aksi takdirde kabul görmeyecektir.
Burada ayetin kıyafetini dikkate alıyoruz. Bu ayette (Nahl 43) müşrikler muhataptır. Bu, ayetin elbisesinden biridir. Burada bilinmesi gereken, müşriklerin “بما انهم مشرکون” (müşrik olmaları), nedeniyle mi, yoksa “بما انهم جاهلون” (cahil olmaları) nedeniyle mi ayetin muhatabı olduklarıdır. Her akıl, müşriğin “بما انه مشرک” (müşrik olması) nedeniyle bu ayetin muhatabı olmadığını kesin biçimde tanıklık eder. Bilakis bu ayetin muhatabı, “بما انه جاهل” müşriktir. Öyleyse muhatap cahildir. Ayetin manasındaki hususiyet ilga edildikten sonra elde edilen mesaj ve risalet, ayetin zâhirine nispeti tümevarım ve tümdengelim ilişkisi biçiminde olmalıdır. Mesela “ایها المشرکون ان شککتم فی امر الرسالة فارجعوا الی الیهود” ayetin zâhiridir. “لانه” tümdengelimdir. Mantık okudunuz. Ne zaman “لانه” geçiyorsa bu tümdengelimdir.
“لانه علی کل جاهل أن یراجع العالم فی ما لا یعلم”
Öyleyse bâtın-zâhir ilişkisi açıklığa kavuşmuş oldu. Netice itibariyle herşeye bâtın denilemez. Bâtın, ayetin derunundan çıkartıldığında ayetin zâhirinin harici tezahürlerinden birini oluşturduğu genel bir tümdengelimin hükmü olmaktadır. Eğer böyleyse bu yaptığın bu iş sahihtir. Eğer böyle değilse yaptığın işte halel meydana gelecektir. Her halükarda burada bu kadarının izahıyla yetindiğim daha fazla şartlar da mevcuttur.
Rızâyî:
Bu toplantıda Kürsü'nün sekreteryası Dr. Rızâyî, Ayetullah Ma'rifet'e teşekkür ve takdirlerini sunarak bu oturumun diğer konuğu olan Huccetulislam Reşad'ı, Üstad'ın, daha sonra devam edecek olan konuşmasının bu kısmına ilişkin görüşünü açıklamak üzere davet etti.
Reşad: