Fiziksel ve Ruhsal Saadet
el-Mizan tefsiri, Kur’an ıstılahında “azap” kelimesinin ne anlama geldiğinden söz ederken şöyle diyor: Şu bir gerçektir ki sevinç ve üzüntü, mutluluk ve tasa, nefret, yorgunluk ve rahatlık, tamamen insanoğlunun saadet ve şekavet meselesi hakkındaki düşünce tarzı ekseninde şekillenir. Dolayısıyla saadet ve şekavet duruma göre değişebilir. Yani saadet ve şekaveti, insanî ve hayvanî olmak üzere iki kısma ayırmak gerekir. Bu ölçüye göre henüz ilahî ahlakla buluşmamış materyalist ve dünyaperest bir insan, sadece ve sadece fiziksel zevkleri saadet görür; ruhsal ve manevi zevklere zerre kadar itina etmez.
Böyle bir kişi kompülsif olarak tüm gücünü bu yolda harcar. Çok açıktır ki başlangıçta bunları elde etmeyi arzular, onları mutlak zevk ve lezzet olarak görür. Elde etmediği sürece sahip olmadığı için esef duyar, düş kırıklığı yaşar. Elde ettiğinde ise onun binlerce acı, dert ve kusuru beraberinde getirdiğini görür; bu defa da sorunları, kusurları ve başarısızlıkları düzeltmek telaşı ona acı çektirir. Çünkü her ihtiyaç başka bir ihtiyacı doğurur. Netice itibarıyla o, sürekli bir üzüntü içerisinde olacaktır. Zira onu sakinleştirecek sebeplerin müsebbibini (asıl sahibini) bulamamıştır.
Bu nedenle Yüce Allah’tan habersiz olan materyalist insanlar daima üzüntü içinde yaşarlar. Bir şeye sahip olmadıklarında sahip olmadıkları için üzülürler, elde ettiklerinde ise kanaat etmedikleri için üzüntüye kapılırlar, ondan yüz çevirip daha iyisinin peşine düşerler, böylece içlerindeki ateşi dindirmeye çalışırlar.
Binaenaleyh saadet kişilerin bakış açısına göre fiziksel ve ruhsal olabilir.
Saadet ve Şekavet – Amellerin Bunlarla İlişkisi
Burada saadetin anlamı, insan olması yönüyle insana hayırlı/iyi olan şeydir. Şekavetin anlamı ise bunun tam zıddıdır.
İnsanoğlu var olduğu andan itibaren yaptığı her amelde, o fiilin bir parçası kendisinde belirir. Aynı fiil tekrarlanırsa yavaş yavaş o fiilin ruhtaki hali ortaya çıkar. Yoğunlaşır, kökleşir ve bir meleke halini alır veya onda ikinci bir tabiat olarak kendini gösterir.
Bu meleke ruhta saadetli veya bedbaht bir suret oluşturur; nefsanî heyet ve suretlerin kaynağı haline gelir. Binaenaleyh saadetli bir ruh, kendisinden zahir olan izlerden keyif alır. Çünkü insaniyet izlerinin ondan zahir olmasıyla her an insaniyeti yeni bir gerçekliğe bürünür. Bunun aksine bedbaht bir ruhun izleri yokluktur ki aklî bir analizle yokluk ve kötülük şeklinde belirir, sonuçlarından acı çeker. (Tabâtabâî, 1392 H, c.1, Bakara 47-48)
el-Mizan ve Saadetin Kemali
Kâmil bir saadet, insanın ilim ve şuurla salih amele yönelmesidir; başka bir ifadeyle hakkı kabul etmesi ve yaptığı amelin hakka uygun olmasıdır. Dolayısıyla hakkı bilmek ve hakka amel etmek için gerekli bilgi ve inanca sahip olmalıdır. (Aynı, c.6, s.84)
Nitekim Allame şöyle buyurmuştur: İnsana ulaşan veya ulaşılması için amel edilen gerçek saadet, insanın Allah’a inanıp tağutu reddetmesi durumundadır. (Aynı, c.2, s.363)
Bu saadetin mübarek Asr suresinin mefhumu ile örtüştüğü açıktır.
ان الانـسان لفي خسر الا الذين آمنو و عملو الصالحات……
Allame Tabâtabâî, Maide suresinin 119 ve 120. ayetlerinin altında şöyle der: Rıza makamı, ubudiyet makamının ta kendisidir. Ubudiyet ise ruhun, tüm mertebeleriyle inkârdan ve günahtan temizlenmiş olmasını gerektirir. Ubudiyet makamındaki insan, kendisini ve elindekileri Allah’ın mülkü olarak görür.
Bu makamın etkilerinden biri şudur ki insan ubudiyet ve memlukiyette rıza makamına ulaşmıştır; yani var olan ve gördüğü her şey onun lütuf ve rahmeti, yasaklamış oldukları ise hikmetindendir. Böyle bir insanın mükâfatı Yüce Allah’ın şu sözünde ifade edilmiştir:
هَٰذَا يَوْمُ يَنفَعُ ٱلصَّٰدِقِينَ صِدْقُهُمْ ۚ لَهُمْ جَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًا ۚ رَّضِىَ ٱللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ
“Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür.” Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu büyük başarıdır.” (Maide 119)
Bu, bir kul olarak ulaşılabilecek insanî saadetin nihai noktasıdır. Bu yüzden ayetin sonunda “işte bu büyük başarıdır” buyurmuştur. (Tabâtabâî, 1392 H, c.6, Maide 119-120)
Maide suresinin 105. ayetinin tefsirinde şunları söylemiştir: Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, insanın saadet, şekavet ve hüsran açısından varacağı akıbetini ve nihaî konumunu, onun iyi ve kötü amellerine dayanan ahval ve ahlakına bağlı kılmıştır. (Aynı, c.6, s.178)
Maddi ve Manevi Saadet
Kur’an-ı Kerim, insanı ebedi bir ruh ile maddi ve değişen bir bedenden müteşekkil mürekkep/bileşik bir varlık olarak kabul eder. Kuran’a göre insan daima bu sıfata sahiptir ta ki Rabbine dönsün. İşte o zaman ebediyet ve ölümsüzlüğü başlar, asla değişmez ve bozulmaz.