Molla Sadra ve Allame Tabâtabâî’ye Göre Saadet

04 December 2025 48 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 12

Allame şöyle diyor: Saadet ve şekavet birbirinin zıddıdır. Bir şeyin saadeti; kendi varlığının hayrına ulaşmasından ibarettir ki bu vesileyle kemalini elde etmiş ve sonuç olarak lezzete kavuşmuş olur. Ruh ve bedenden müteşekkil olan insandaki saadet; onun bedensel ve ruhsal hayırlarına ulaşarak bunlarla bütünleşmesidir. Şekavet ise bundan mahrum olmasıdır. Dolayısıyla saadet ve şekavet bilimsel tabirle “yokluk ve meleke” kabilindendir. Saadetle hayır arasındaki fark ise şudur: Saadet belli bir tür veya şahsa özeldir ama hayır umumidir. Ayetten şu mana istifade edilmektedir: Kıyamet sahnesinde kim varsa ya bedbahttır ve şekavet sıfatını almıştır veya mutludur ve saadet sıfatına sahiptir. Peki, bu iki sıfat neye göre mevzu üzerinde sabit olur? Acaba mevzuları için iki zatî sıfat mıdırlar veya sabit oluşları ezeli iradeyledir ve hiçbir şekilde değişemez mi ya da çaba ve amelle mi elde edilir. Ayet bu hususta suskundur ve buna dair hiçbir delaleti yoktur. Ortada olan tek şey şudur: Ayet iman ve salih amele davetin siyakında gelmiş; itaat ve isyan arasında itaati seçmeye teşvikte bulunarak aslında şuna delalet ediyor ki iman ve salih amel saadetin elde edilmesinde etkilidir ve ona ulaşmanın yolu kolaydır. (Tabâtabâî, 1392 H, c.11, Hud 105)

Allame burada saadetin tanımını veriyor. O da şudur: Her şeyin kendi varlığının hayrına ulaşarak kendi kemalini bulup keyif alabilmesidir. Bu meyanda insan, mürekkep/bileşik bir vücut olduğundan onun varlığının hayrı bedensel ve ruhsaldır. Daha sonra hayır ile saadet arasındaki farka işaret ediyor ve saadetin elde edilebilmesini iman ve salih amel şartına bağlı görüyor.

Nitekim Yüce Allah Abese suresinde şöyle buyurmuştur: “ثم السبیل یسره / Sonra ona (insana) yolu kolaylaştırdı.” (Abese 20) Binaenaleyh saadete ulaşmanın yolu, insanın irade ve tercihiyle ortaya çıkardığı Allah’a iman ve salih ameldir. Saadet ve şekavet insanın zatî özelliği değildir. Aksine sonradan kazanılan bir şeydir ki bunun neticesinde insan ya saadetli olur ya da şekavet/bedbahtlık ehli olur. (Aynı, 1392 H, c.12: 18)

İnsanın Gerçek Kemali

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

“Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki ölüydünüz, diriltti sizi. Sonra öldürür, sonra yine diriltir, sonra da gerisin geriye O’na döndürülürsünüz.” (Bakara 28)

Allame şöyle diyor: Yüce Allah bu ayetlerde insanın hakikatini ve onun derununa yerleştirdiği gerçeği beyan etmektedir; ondaki kemal ve saadet rezervlerine, insan vücudunun kapasitesine ve bu varlığın yolculuğunda kat edeceği menzillere, yani dünya hayatı, sonra ölüm, ardından berzah, sonra ölüm ve sonrasında ahiret hayatı ve daha sonra Allah’a dönüşüne – ki bu menzil, insanoğlunun kemal seyrindeki son karargâhıdır – işaret etmektedir. Bu ve benzeri ayetlerde insanın dönüşümünün seyri anlatılıyor. İnsan değişen bir varlıktır; kendi yolunda, eksiklik noktasından kemale doğru ilerler, sürekli ve yavaş yavaş değişerek, kademeli şekilde tekâmül yolunu kat eder.

İnsan, varlık âlemine adım atmadan önce ölüydü/cansızdı ve yerin parçalarından bir parça idi. Allah ona hayat bahşederek diriltti. Sonra Allah onu öldürdü ve ikinci kez dirilmekle değişti ve tekâmül etti. Bu değişim ve tekâmül sürecinde şu topraktan neşvünema etmiş olan insan birtakım aşamalardan geçerek dünyevi ve maddi olmayan bir yaratılışın bulunduğu yere ulaşır. İnsan bu aşamaya gelip de ölüm meleği canını aldığında, Allah’a yakınlığa ulaşmak ve hakikat huzurunda huzura kavuşmak için son yolculuğuna başlar.

İnsanın yaratıklar arasında tuhaf ve olağanüstü bir yaratılış yapısı vardır. Bir taraftan dünyevi olup diğer dünyevi varlıklarla uyum içindedir; toprakla olan etkileşimi sayesinde yaşamını ve onun devamını sağlar. Diğer taraftan semavi ve melekutî bir varlık olup onlarla kontak kurmuş ve Yüce Allah’la irtibat halindedir. Binaenaleyh insan tekvin beşiğinde terbiye edilmiş bir varlıktır; yaratılış sinesinde emzirilmiştir. Varoluşunun yolculuk sürecinde sürekli gelişir. Onun süluku ölü tabiatla irtibatlı olduğu gibi fıtratı yönüyle de Allah’ın emri ve melekût ile ilişkilidir. (Aynı, 1392 H, c.1, Bakara 28-29 ayetler)

Allame, burada insanın kademeli olarak gerçekleşen tekâmül sürecini anlatırken şuna dikkat çekiyor ki insanın bu dünyadaki ruhanî kemali cismanî kemaline bağlıdır; ancak kapasitesi sınırlı olduğundan bu oranda varlığının kemali de sınırlıdır. Dolayısıyla insan nihaî kemali ve Allah’a yakınlığı ancak madde âleminden kurtulduğu zaman elde edecektir, yani gerçek kemal ahrettedir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar