Molla Sadra ve Allame Tabâtabâî’ye Göre Saadet

04 December 2025 48 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 12

Bu büyük düşünür, madde âleminde yaşamakta olan insanın neden kendisinin gerçek kemaline meyilli olmadığı ve aksine hakiki olmayan geçici lezzetlere ilgi duyduğu sorusuna şu cevabı veriyor: Bunun sebebi şudur: Bizler şu maddi/fizik âleminde beden ve ona ait hislere olan bağlılığımızdan dolayı, dünyevi eğilimler ve maksatlara olan ilgimiz nedeniyle o kalıcı üstün kemale ilgi duymuyoruz. Ancak nefsinin şehvet ve arzularının boyunduruğundan kendini uzaklaştırmış olan, boynundaki öfke ve gazap tasmasını çıkarıp gözlerindeki taklit perdesinin oluşturduğu tozları gideren, nefsanî vesveseleri bir kenara bırakarak şüpheleri çözüp gerçeği ortaya çıkarmak isteyenlerin yüzüne yüce melekût âleminde bir pencere açılır ve gayb âleminin gizli sırlarını mütalaa ederler. İşte o zaman melekût âleminde sahnelenen manevi lezzetlerden zayıf bir görüntü ve tamamlanmamış bir yüz görürler. Bununla birlikte onları müşahede etmenin hazzı, dünyanın her türlü fiziki lezzetinden çok daha üstündür. Ruhunuz bedeni terk ettiğinde, onun bedenle ilişkisi ortadan kalkar; böylece sizinle aklî kimliğiniz ve melekût âleminin nurları arasındaki perde kaldırılır. Düşünceniz ve bilgeliğiniz sayesinde yüce melekût âlemine terfi edersiniz ve daima oraya bağlı olursunuz. Çünkü ruh ezeli bir varlıktır; aktif akıl da daima ezeli ve ebedidir, onun feyizleri devamlı olarak ruhun özüne iner.

Böylece aklî saadet ve ahiretteki manevi lezzetin, kusurlar ve afetlerle lekelenmiş nefsanî lezzetlerle mukayese edilemeyeceği anlaşılmış oldu. Nitekim Nebevi hadiste de şu şekilde gelmiştir: “لا عیش الا عیش الاخرة” Ahiretten başka hayat yoktur; zira dünyadaki hayat ve lezzetler çok hızlı şekilde yok olmakla birlikte eksiklik ve afetlerle iç içedir.

Dolayısıyla ahiretteki lezzet ve saadet, maddi dünyanın lezzet ve mutluluğundan daha eksiksizdir.

Ruhun bedene bağlı olduğu ve fiziki çıkarlar tarafından aldatıldığı sürece ilimlerin ve aklî bilgilerin lezzetinden mahrum kalmasının nedeni ise dünyaya bağlılığın doğurduğu uyuşukluk halidir.

Eğer faraza tabii olarak akıl gücüne layık olan ilimler ve bilgiler; mesela Allah, melekler, semavi kitaplar ve Allah’ın elçileri hakkındaki ilim gerçekten insanın ruhunda mevcut, malum ve meşhut olsaydı ona öyle bir zevk verirdi ki, bunun tarif ve tavsifi mümkün değildir. Çünkü ruh için gerçek saadet, bu üstün bilgilerin toplanması, saklanması ve kaydedilmesinde değil, varoluşu ve husulündedir. Zira ilimlerin muhafaza edilmesi ve kaydedilmesiyle ruha ulaşan şey, onların zayıf bir varlığından başka bir şey değildir. Oysaki bunların varlıkları son derece güçlü ve parlaktır. Bu dünyadaki bilgi, ahiret yurdundaki müşahedenin tohumudur; tam manada bir lezzet ise müşahede etmeye bağlıdır, sadece tanımlamaya değil. Çünkü varlık lezzetlidir ama varlığın kemali daha lezzetlidir. (Dolayısıyla eksiksiz lezzet, varlığın diğer aşamalarından daha kâmil olan üst mertebelerini müşahede etmektir). (Aynı, 1360: el-Meşhedu’s-Salis)

Molla Sadra’nın sözlerinin özetini şu mantıkî delilin zımnında açıklamak mümkündür:

Varlığı idrak etmek lezzetlidir; varlık ne kadar güçlü olursa daha çok lezzet elde edilir. İlletin varlığı malulün varlığından daha güçlüdür. Eğer ruh, illetin varlığının derkine ulaşırsa lezzetlerin en üstününü elde etmiş olacaktır. İlletin varlığını derk etmek hissi/maddi değil, bilakis aklîdir. Binaenaleyh aklî lezzet, maddi lezzetlerden çok daha yüksektir. Sonuçta eğer varlığı derk etmek, müşahede ve huzura çıkış merhalesine ulaşırsa daha kâmil ve daha lezzetli olacaktır. Çünkü görmenin hazzı, bilginin hazzından daha kâmildir.

Molla Sadra’nın sözlerini özetleyerek netice almak gerekirse şunu söyleyebiliriz: İnsanın gerçek saadet ve lezzeti, ancak gerçek kemal ve nihai hedef olan Allah’a yakınlık merhalesine ulaştığında gerçekleşmiş olur. İnsanın varlığının kemali, nazarî/teorik ve amelî/pratik hikmet olmak üzere iki boyutta gerçekleşir. İnsanın nazarî hikmet boyutunda varlığının kemale ermesi; Allah’a, tevhide, Allah’ın sıfatlarına ve fiillerine kesin ve köklü şekilde inanması, Allah’ı azametiyle tanıması, ilahi yasaların feyiz vasıtası olan peygamberlere iman etmesi, âlemdeki hakikatleri ve varlıkları tanıma yolunda çaba sarf etmesiyle tahakkuk eder. İnsan bu hakikatleri gerçek manada tanıdığında cehalet ve bilgisizlik perdesini kendisinden tamamen uzaklaştırarak ilmi bir âleme ve aklî bir cihana dönüşür; öyle ki artık tüm âlem onun vücudundadır, yani âlemin bir numunesi olmuştur. Nitekim ariflerin mevlası olan İmam Ali (a.s), insanın azameti ve büyüklüğüne dair şöyle buyurmuştur:

اتزعم انك جرم صغير و فيك انطوي العالم الاكبر

“Sen küçük bir kütle olduğunu mu zannedersin; oysaki kocaman bir âlem senin içinde dürülmüştür.” (Şeyh Saduk, Men La Yehduruhu’l-Fakih. C.4)

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar