Molla Sadra ve Allame Tabâtabâî’ye Göre Saadet

04 December 2025 48 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 12

Molla Sadra saadeti; dünyevi ve uhrevi olmak üzere iki bölüme ayırmış ve bunlardan her birini üç kısma taksim etmiştir. Dünyevi saadet; bedenin sağlığı, geçim kaynakları ve yaşam için gerekli olan şeyleri kapsar. Ahiret saadeti; ilmi saadeti yani ilim ve hakikat peşinde koşmayı ve ameli saadeti yani ilahi itaati içerir. Güzel erdem ve ahlakları kazanmak da ameli saadetin bir parçası olarak kabul edilir. (Sadruddin Şirazi, 1387, c.6: 9-268)

Sonuç olarak o, saadet veya kemal yorumunda ruhun saadetini ilmi ve ameli olmak üzere iki açıdan ele alıyor ve kemale ulaşmayı veya lezzetleri idrak etmeyi engelleyen faktörleri belirliyor. Fakat ruhun bu dünyadaki saadeti; bedenin katılımıyla ve onu bedenin zıt ahlâkları arasında vasıta kılarak itidal ahlakına yöneltecek eylemlerde bulunması ve bu ahlakı bir meleke haline dönüştürmesidir. (Aynı: 1378 H K, c.9, s.127) Demek ki saadet; ruha ve onun aşkın varoluşuna, bilginin algılanmasına ve eşyanın hakikatlerinin bilgisine, aklî heyulâların ve manevi varlıkların gözlemlenmesine özgüdür.

Eğer ruh bedene giriftar olmuş bir haldeyse, ilmin ve bilginin lezzetini derk edemiyorsak ruhun bulanıklığından dolayıdır. Yoksa ruhun, Allah ilmi, melek ve kitap ilmi gibi akıl melekesinin tabiatının gerektirdiği bilgileri ve varlığın Vâcibü’l-Vücûd’dan çıktığını anlaması gerekir. Eğer ruh, bedene dalmaktan ve onun komplikasyonlarından korunursa vasfı mümkün olmayan bir lezzete ulaşır. Binaenaleyh saadet, gerçekleri idrak etmede ruhun ulaştığı kemaldir. Bu lezzetleri derk etmenin ancak ilimde kemale ermiş kimse için olduğu ise aşikârdır.

Molla Sadra’ya Göre Saadetin Hakikati

Sadru’l-Mutallihin (Molla Sadra) saadeti; insan nefsinin kemal, sevinç ve memnuniyete ulaşması olarak görür ki ruh ancak kemalle buluşunca ona nail olur. Bu konuda şöyle diyor: Varlık ve varoluş aslı itibarıyla hayır ve saadettir. Bunu idrak etmek de hayır ve saadettir. Fakat varlık hakikati kemal ve noksanlık bakımından farklı dereceler ve muhtelif mertebelere sahip olduğundan, şunu söylemek gerekir ki, varlık bakımından tam ve mükemmel olan her vücut, yokluktan daha saf ve daha saadetlidir. Buna karşılık varlık bakımından daha eksik olan her vücutta ise şer ve şekavet daha çok olacaktır. Buna göre birinci mertebede varlıkların en kâmil ve eşrefi Yüce Yaratıcının varlığı, sonraki mertebede ise soyut akıl sahibi varlıklar, sonra da soyut akıl sahibi varlıklardan daha aşağı olan insan ruhu yer almaktadır. En alt seviyede ise ilk heyula, zaman ve hareket vardır. Onun üzerinde ise sırasıyla cismi suretler, nevi suretler ve ruhlar vardır.

Buna göre herhangi bir şeyin varlığı onun nezdinde hoştur ama eğer varoluş sebebi onun için sağlanırsa bu ona daha da hoştur. Çünkü sebebin varlığı, onun varlığının kemalidir. Dolayısıyla bir şeyin lezzetinin kemali, onun sebebi ve özüdür.

Varlıklar çeşitli ve dereceleri farklı olduğundan, varlığın idraki olan saadet ve lezzetler de farklıdır. Nasıl ki aklî güçler, dört ayaklıların, yırtıcıların ve diğer hayvanların nefislerini teşkil eden şehevî ve gazabî güçlerden daha üstünse aynı şekilde aklî güçlerin saadeti de onların saadetinden daha kâmildir. Bu nedenle insan ruhu gerçek ve nihai kemaline ulaştığında, bu maddi elemental bedenle ilişkisi kesilecek ve kendi varlığının hakikatine yani yaratıcıya rücû edecektir. İşte o zaman Allah’ın kurbiyetine nail olacak; nefsin hissedilen lezzetleriyle mukayese dahi edilemeyecek bir neşe ve zevke sahip olacaktır. Çünkü bu lezzetin sebepleri daha güçlü, daha eksiksiz ve ruha daha faydalıdır. (Aynı, 1378 H K, c.9)

Yukarıdaki konu Şevahid kitabından da çok güzel şekilde anlaşılmaktadır. Orada şöyle der:

Hukemâ şuna inanır ki; ruhani güçlerden her gücün gerçek lezzeti, hayrı, neşesi ve zevki, tabiatına uygun bir şeyi idrak etmesinde olduğu gibi derdi, kötülüğü ve hoşnutsuzluğu da tabiatının beğenmediği ve doğasına zıt olan bir şeyi idrak etmesindedir. Daha sonra hissî ve gayri hissî güçlerin hazlarını ele almış ve varoluş mertebelerine göre bu hazların derecelerini açıklamıştır. (Sadruddin Şirazi, 1360: 249)

Ruhun güçlerinin taaddüdü ve faaliyetlerindeki çeşitliliği dikkate alındığında lezzetler/hazlar arasındaki çatışma doğal bir şeydir. Hazlar arasındaki çatışmada en üstün lezzetleri seçmek gerektiği aşikârdır. Tüm insanlar arasında fıtrî ve hepsinin odaklandığı bir gerçek vardır. O da şudur: Daha fazla, daha üstün ve daha kalıcı bir hazza ulaşmak için biraz da zahmete katlanmak gerekir. Bu, hem maddi hem de manevi hazlar alanında genelleme yapılabilecek yaygın bir kabuldür. Her tercihte olduğu gibi daha üstün hazzı seçme konusunda da doğru değerlendirme yapmamızı sağlayacak bir kıstasa ihtiyaç vardır.

Lezzetlerin değerlendirilmesi noktasında Kur’an-ı Kerim’den nitelik ve devamlılık olmak üzere iki temel kriter istifade edilmektedir. “والاخرة خیر و ابقی”[2] (Misbah Yezdi, 1376).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar