Molla Sadra ve Allame Tabâtabâî’ye Göre Saadet

04 December 2025 48 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 12

Aristo ve aynı şekilde Müslüman filozoflar, ezcümle Mola Sadra saadeti; bizzat kendisi istenen nihai hedef veya en üstün hayır olarak görürler (Aristo, 1378, 1095 آ ص, 17). Yani onun değeri zatîdir, insan tüm faaliyetlerini ve çabalarını bu hedefe ulaşmak için tanzim eder. Bu hedefi ister deruni kemal anlamında yorumlayalım ki erdemlere sahip olmak veya nefsanî taharet manasına gelir; ister kemaller ve faziletlere mutabık somut yaşam anlamında tutalım, her halükârda çoğunlukla Müslümanların da muvafık olduğu Aristo’nun yorumunda saadet deruni kemaller olmadan tahakkuk etmez. Saadetten maksat nihai hedef veya mutlak hayra ulaşmaktır ki Allah insanı buna ulaşması için yaratmış, ona ulaşabilme kabiliyetini de insana yüklemiştir.

Saadet ve Hayır

Aristo ve Müslüman felsefecilerden onunla aynı görüşte olan büyük filozoflar şöyle demişlerdir: Hayır iki kısımdır; mutlak hayır, izafî hayır. Mutlak hayır, tüm varlıkların hedefidir. Gerçekte insan ve diğer varlıklar topyekûn bu hedefe doğru hareket halindedir. Zira her varlık doğası gereği ve içgüdüsel olarak kendisini tüm hedeflerin hedefi olan mutlak hayra ulaştırma özlemi içindedir. Kesinlikle tüm hedeflerin hedefi, yani her varlığın nihai hedefi, varlığın özü ve mutlak hayır olan Yüce Allah’a ulaşmaktır. İzafî hayır, insanı veya her varlığı mutlak hayır ve kemale ulaştıracak her vesiledir; ister ilim ve marifet gibi manevi bir vesile olsun ister mal ve imkân gibi maddi güç olsun, fark etmez.

Ancak saadet, her bireyin amelleriyle, iradî hareketi ve kendi tercihi olan fiillerle Yüce Allah’ın, onun fıtratına ve zatına koyduğu kemale – yani insan türüne özgü kemale – ulaşmasıdır. Binaenaleyh hayır ile saadet arasındaki fark konusunda şöyle denilebilir: Hayır, bireylere göre çeşitli değildir. Bilakis aynı şekildedir. Yani âlim ve cahil olsun fark etmez; genel olarak bütün insanlar hayrı aynı manada görür ve onun, nihaî hedefleri olmasında aralarında hiçbir fark yoktur. Fakat saadet, bireylere göre farklıdır; zira her insan kendine has yöntemi ile ona ulaşmak ister ve birinin kendisi için saadet olarak gördüğü şeyi başka birisi saadet olarak görmez. (Muhakkık Neragi, Camiu’s-Saadat, c.1)

Saadet Hakkında Üç Yaklaşım

Filozoflar saadeti muhtelif suretlerde yorumlamışlardır. Bazıları hedonik (hazcı) bir yaklaşımla meseleyi ele almış, başka bir grup ise onu nefsanî faziletlerle ilintili olarak yorumlamıştır. Hazcı yaklaşımda olanlar gerçek saadet ve istenen hayrı, hissedilen lezzetlerde görmektedirler. Bu tür lezzet amiyane tabirle müreffeh bir yaşantının maddi olanaklarına sahip olarak daha fazla mutluluğa ulaşmaktır. Bu felsefî yorumda Mill ve Bentham gibi faydacı yaklaşımdaki filozoflarla karşılaşırız. Mutluluk ve üzüntüden kaçış, saadetin yorumundaki bileşenler arasında gelmiştir.

Aristo’dan önceki Pisagor, Sokrat ve Eflatun gibi filozoflar saadeti sadece nefsin kemali olarak görüyorlardı; nefiste/ruhta hikmet, şecaat, iffet ve adaletin tahakkukunu, onun saadeti addediyorlardı. Bu yaklaşıma göre entelektüel erdemin eksikliğiyle ilgili olan cehalet hariç fakirlik, zayıflık, hastalıklar ve diğer bedensel eksiklikler saadete zarar verici unsurlar değildir. (İbn Miskeveyh, el-Fevzü’l- Asğar, s.53, Tusi, Bita: 84)

Aristo saadeti, erdemli bir yaşam ya da erdemler veya değerlere mutabık faaliyetler veyahut en üstün fazilet, yani teorik hikmet olarak tanımlar. (Aristo, 1098, 1378 آ, 1099 آوب) Müslüman filozofların saadet hakkındaki yorumu, saadetin analizinde dini temellerin etkisi nedeniyle oluşan bazı farklılıkları görmezden gelirsek Aristo’nun yaklaşımı ile çok uyumludur. Saadetin nefsanî kemallerle olan bağlantısı nedeniyle filozoflar genellikle önce ruhu ve onun güçlerini açıklarlar. İbn Miskeveyh Tehzibü’l-Ahlak kitabında şu noktaya işaret ediyor: Saadeti bilmek için önce insan ve ruh tanınmalı ki saadetin anahtarı elde edilsin ve tecellisiyle ortaya çıksın. Çünkü nefis/ruh, saadetin anahtarı, erdemleri kazanmanın yolu ve üstün insanî yeteneklerin kaynağı olarak kabul edilir. (İbn Miskeveyh, 1412 h, s.27)

Hâce Nasîrüddin, saadet hakkında üçüncü bir yoruma işaret etmiştir ki aslında ayrı bir yaklaşım olarak telakki edilemez. Bu görüşe göre saadet, hem fizikî hem de ruhanî boyutların kemali olarak görülmüştür. Sadece ruhun kemali veya sadece bedenin kemali tek başına saadet vesilesi değildir. Ama fizikî saadet veya hayırların, (gerçek) saadetin elde edilmesinde doğrudan etkili olmadığı dikkate alındığında, bunlar saadetin bir parçası sayılmazlar. Bu görüşün takipçileri; işlerde başarı, inançların doğruluğu, ahlaki erdemler, güzel davranışlar, beden sağlığı, zenginlik ve güzel üne sahip olmak gibi şeyleri saadetin birer parçası olarak görürler ve nihai saadetin ruhsal ve bedensel tüm mükemmelliklere ulaşılmasıyla sağlanacağına inanırlar. (Aynı, s.85 ve 86 ve Ahlak-ı Nasıri, s.49).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar