Allâme Tabâtabâî’nin “İsmet” Kavramının Özüne ve Niteliğine Dair Yaklaşımı

04 December 2025 41 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 9

Bu kimseler Rableriyle ilgili öyle şeyleri bilirler ki diğerlerinin bunlardan haberi yoktur… ve yine ilâhî muhabbetleri onları, O’nun istediği dışında bir şey istememeye mecbur kılmaktadır. Böylece itaatsizlikten tamamen vazgeçerler. (a.e, 11/ 162)

Öyleyse masum insan, sıradan kişilerin aksine heva, heves ve şehvetlerin bağından tamamen kurtulmuş, mukaddes temiz aklı ve nefsi vücudunun mutlak hâkimi olmuştur. Allah’a karşı öyle bir marifeti, cezbesi ve aşkı vardır ki mahbûbunun rızâsından başka bir şeyi düşünemez. Bu yüzden böyle katî ve yakinî bir ilimle ve de muhkem bir iradeyle günahları terk etmekle kalmaz, onları aklının ucundan dahi geçirmez.

Son nokta: Konunun tamamlanması için birinin sorabileceği şu soruya da cevap verelim: Neden Allah Teâlâ evliyâdan olan özel kişilere böyle bir lütuf ve ihsânda bulunmuştur ve neden bu lütuf sınırlı ve birilerine özgüdür?

Cevabında öncelikle ilâhî ezelî ilimden bahsetmek gerekir. Allah Teâlâ ezelî ilmiyle bu özel kişilerin gelecekte kendi çabalarıyla diğer kişilerden önce bu liyakati kendilerinde oluşturacaklarını ve diğerlerinin önüne geçeceklerini biliyordu. Bu yüzden onların tekâmül seyri Allah’ın kendi özel ihsanını onlara bağışlamasına sebep oldu. Verdiği ilim ve irade vasıtasıyla onları kâmil bir korunmaya nail kıldı. Böylece hiçbir şekilde günah tozuna bulaşmayarak bütün insanların hidayeti için güvenilir rehberler olmalarını sağladı.

Bu noktayı ayet ve rivayetlerde açıkça görmek mümkündür. Kur’ân’da şöyle buyruluyor:

“Bunları, bilerek (çağdaşları olan) diğer topluluklara göre seçkin kıldık ve onlara, kendileri için apaçık imtihan içeren mûcizeler verdik.” (Duhan/ 32-33)

Peygamberlere verilen özel bağışlar hakkında İmam Sâdık’ın (as) bir rivayeti şöyledir:

Allah peygamberleri yarattığı esnada onların itaatkâr olacağını, kendisine ibadet edeceklerini ve şirkin hiçbir türlüsüne düşmeyeceklerini biliyordu. (Bu yüzden onları kendi özel bağışıyla nimetlendirdi.) Demek ki onlar Allah’a olan itaatleriyle bu yüce kerametlere ve makamlara ulaşmışlardır. (Meclisî, 1404: 10/170)

Allâme Tabâtabâî bununla ilgili şöyle söylüyor:

Bu meyanda Allah’ın hilkat esnasında kendilerine imtiyâz verdiği kimseler vardır. Onları müstakîm bir fıtratla ve mutedil bir hilkatle yaratmıştır. Bu kimseler daha işin başında açık zihinlerle, sahih idrâklerle, temiz nefislerle ve sâlim kalplerle gelişip büyüdüler. Bu fıtratla ve nefis selametiyle henüz bir amel veya mücâhede yapmaksızın ihlâs nimetine ulaştılar. Oysa bu, diğerlerinin çalışıp çabalayarak elde edebilecekleri bir nimettir. Hatta ne kadar mücâhede etseler de o kimselerin ulaştığı ihlâs mertebesine ulaşmaları mümkün değildir. Evet, onların ihlâsı, sonradan kazanılarak ulaşılan ihlâstan çok daha yüce ve rütbesi çok daha yüksektir. Çünkü onlar mânâlarla ve fazlalıklarla kirlenmemiş temiz kalplere sahiplerdi. Kur’ân’ın zâhir geleneğinde “muhlesîn” (lâm harfi fetheli) kelimesinin geçtiği her yerde kastedilen de onlardır ve işte onlar enbiyâ ve masum imamlardır. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın onları ictibâ ettiği (seçtiği) açıkça geçer. Yani kendisi için toplamış ve kendisi için hâlis kılmıştır. Nitekim şöyle buyurur: “Evet onları da seçkin kıldık ve dosdoğru yola yönelttik.” (En’âm/ 87) ve yine şöyle buyurur: “O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” (Hac/ 87) Onlara ilmin, âsime melekesi olan merhalesini verdi. Bu meleke onları günahlara ve hatalara düşmekten korur, bu melekeye sahip olan diğerlerinin de küçük bile olsa günah işlemesi muhaldir. (Tabâtabâî, 1412: 11/ 162)

Bununla beraber merhum Allâme’nin en baştan şimdiye dek geçen tüm sözlerine bakıldığında lutfedilen ismet makamının hem Allah’ın ihsanı hem de iktisap yoluyla elde edilebildiği anlaşılmaktadır. Nübüvvet ve imamet makamının lütfu esası ise böyle olmayıp salt bazı insanlara bağışlanan bir ihsandır. Çünkü Allah bu özel ilim ve ismet makamını, onların mücâhede ile ulaşabilecekleri kapasiteyi ezelî ilmiyle önceden bildiği için ve bize gizli olan hikmet ve maslahatlar gereği enbiyâya ve masum imamlara ihsan etmiştir. Ancak en azından bu bağış ve ihsanın Allah Teâlâ tarafından bazı insanlara verilmesinin sebepsiz ve hikmetsiz olmadığını da biliyoruz. Çünkü onlar her şeyden önce kendi nefislerini salt kulluk ve teslimiyetle bu tevfîki kabule hazırlamışlar, kendi saadetleri ve kurtuluşları için kendilerini ilahî ipe ulaştırmışlardı. Ancak ondan sonrasında ilâhî rahmet ve feyiz, vüs’atiyle onları kapsamıştı.

Seyyid Murtazâ bu söylemlere cevaben şöyle söyler: Allah eğer kendilerine lütufta bulunursa bu lütuftan en iyi şekilde faydalanacaklarını ve nebi veya imam olmasalar da kendi iradeleriyle çirkin işlerden kendilerini men edeceklerini daha önceden bildiği için onlara bu ihsanda bulunmuştur. (İlmu’l-hüdâ, 1422: 189; a.e, 1405: 3/ 326-327)

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar