Merhum Sadru’l-Müteellihin’in görüşünde ise bir yandan ortaya çıkış ve oluşumun başlangıcında, konuşan nefsin cismanî beden ile birliği ve derin bağı, yani daha başta nefis ve beden arasında hiçbir ikilik ve düalizmin kalmayacağı aidiyet ve bağ açıklanmakta, diğer yandan da konuşan nefsin, cevherde yoğunluğu artan hareketin ışığında sürekli ve daimî mükemmellik kazanmasına, ta ki konuşan nefsin cismanî kıyafetinden sıyrılıp soyutluk ve bağımsızlık sahasına vuslata kâdir olacağı noktaya varmasına bakılmaktadır.
Nefis, kemale ermek ve faziletleri kazanmak için bedene ve onun kuvvetlerini kullanmaya muhtaçtır. Çünkü nefis; göz, kulak vs. gibi muhtelif bedensel araç ve aletler olmaksızın ve kendi kendine doğal ve duyumsanabilir varlıkları idrak etme gücüne sahip değildir. Tabii ki bu fiillerin cismanî aletler vasıtasıyla nefisten sâdır olmasının tekrarından sonra duyumsanan şeylerin her birinin biçimini cismanî aletlerden yardım almaksızın ve bedenden medet ummaksızın hazırlayacağı meleke ve kudret meydana gelecektir.
Merhum Sadra’nın ifadesiyle: Nefis ve bedenin irtibatı karşılıklı gerektirme şeklindedir. Tabii ki varlıkta, ne aralarında irtibat ve bağımlılık bulunmayan iki izafi şeyin birlikteliği gibi, ne de aynı sebebin iki sonucunun birlikteliği şeklindedir. Bilakis, madde ve biçim gibi, belli bir tarzda birbirini gerektiren iki şeyin birlikteliğine benzer. Öyle ki her biri diğerine muhtaçtır. Beden, nefsin bir kısmına değil tamamına ihtiyaç duyar. Nefsin bedene ihtiyacı ise mutlak aklî hakikat bakımından değil, varlığın nefsanî kimliğinin belirli, şahsi ve sonradan olması açısındandır.[11]
Nefsin bazı halleri bedenle kaimdir ve bedenin kabiliyeti, bu düşkün halin ve mevcut tabiatın varlığının şartıdır. Bu da onun zenginlik, gereklilik ve tamam olması yönünden değil; fakirlik, ihtiyaç, imkân ve noksanlığı itibariyledir.[12] Öyleyse insan nefsi başlangıçta özü bakımından tamamen yalnız başına ve soyut değildir. Çünkü merhum Sadru’l-Müteellihin açısından iki maddî ve soyut şeyi birbirine bağlamak mümkün değildir.[13] Dolayısıyla nefis, zamansal varlığının başlangıcında bedenin maddesine karıştığında aklî biçim (madde dışı) değildir. Aksine duyusal ve hayali bir suret gibidir.[14]
İnsanın İki Boyutlu Hakikati
Kur’an-ı Kerim, Sad suresi, 72. ayet:
“Onu bir biçime sokup ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın.”
Merhum Allame Tabatabaî’nin ifadesine göre insanın hakikati iki boyutlu bir hakikattir. Bir boyutu semavî, nuranî ve soyut; diğer boyutu ise zeminle ilgili, zulmanî ve kesiftir. İki boyutlu olduğundan tüm varlıklarla bağlantı kurabilir. Hem saf soyut varlıklarla hem de maddî varlıklarla. İnsanın saf soyut varlıklarla irtibatı, bu bağı kurmakla feyz alıp yararlandığı bir irtibattır. Maddî varlıklarla irtibatı ise üzerlerinde tasarrufta bulunduğu, ele geçirdiği ve hâkimiyet kurduğu bir irtibattır.[15]
İnsanın hakikati hakkında üzerinde durulması gereken ilk nokta, insanın, Allah Teala’nın halife unvanıyla yeryüzüne yerleştirdiği yaratılmış bir varlık olduğudur. (Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi, 30. ayet, “Ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım.”). Halife olduğu için sema ile irtibat kurabilir. Nitekim “Halife” lafzı ruhanî, soyut ve semavî boyuta delalet etmektedir. Yeryüzüne yerleştirilmiş olduğu için de yerdeki varlıklarla irtibat kurabilir. Nitekim “Yeryüzünde” kelimesi onun maddî ve bedensel boyutuna delalet eder. Öyleyse insan iki boyutlu bir varlıktır.[16]
Merhum Sadru’l-Müteellihin açısından, nefis nefis olduğu müddetçe bağımlı bir varlığa sahiptir. Varlığı bakımından kâmil olursa ve ayrık akıla (akl-ı mufârık) dönüşürse varoluş tarzı değişikliğe uğrar.[17] Ondan sonra artık maddî bedenle irtibatı yoktur. Bundan dolayı insanî nefis, sonradan olma ve tasarruf bakımından maddîdir. Beka ve akletme yönünden de ruhanîdir. Onun cisimler üzerinde tasarrufta bulunması maddîdir. Kendi özünü akletmesi bakımından ve ondaki yapıcı öz ise ruhanîdir.[18]
Beden ve onun idaresi, nefis tanımından çıkarılmıştır. Ama bu, nefsin özü ve hakikati yönünden değildir. Bilakis bedene aidiyet ve onun üzerinde tasarrufta bulunmakla aynı manadaki nefis olması bakımındandır.
İnsanın Yüceliği
Kur’an-ı Kerim insanın aslî cevherini, değerli ve yüce bir varlık olarak tanıtmaktadır. İnsan eğer yücelirse doğal yolunu katederek özgün cevherine geri dönmüş demektir. Çünkü uyum ve yükseliş insanın aslî cevherine uygundur. Bundan dolayı isyan ve düşüş de insanın fıtratına uygun değildir. Eğer insan diğer varlıklar gibi sadece topraktan yaratılmış olsaydı yücelik onun için öze ilişkin veya öncelikli vasıf olmazdı. Fakat insan cisim ve cevher sahibidir. Cisim olan bedeni toprağa rücu ederken aslı ise Allah’a mensup olduğundan O’na döner.
“Onu tamamlayınca ve ona, ruhumdan üfürünce karşısında yerlere kapanıp secde etmişlerdi.” (Sad 71-72).