Şehit Mutahharî’nin ifadesiyle irfan yani marifetullah kalp yoluyla ve nefsin tehzibiyle hâsıl olup “Allah’tan başkasını görmemek” mertebesine kadar uzanır. Bu açıdan o, tevhidi teorik (nazarî) açıdan “Allah’tan başka hiçbir şeyin olmaması”yla, pratik (amelî) açıdan da “O’ndan başka hiçbir şeyi görmemek”le açıklar. [Bu anlayışta] nazarî irfandaki “olan ve görünen” kategorisi ve amelî irfandaki “Allah’ı her şeyden önce her şeyle görmek” olgusu zirvesine ulaşır. İlk aşamada ârifi (bilen), irfanı (bilmek) ve marufu (bilinen), ikinci aşamada ârifi ve marufu, üçüncü aşamada ise sadece ve sadece marufu müşahede eder. İbn Sînâ’nın ifadesiyle “Kim irfanı irfan için isterse tevhidde müşriktir”den “Kim irfanı marufmuşçasına bulursa vâsıl olmuştur”a erişir. Ya da Hz. Ali’nin (a.s) ifadesiyle “Kendisi için hazırlanan hoş ve lezzetli içecekten ilk içişte susuzluğunu giderir. O, aydınlık ve engebesiz bir yoldan gitmiştir.” O, şuhûdun şarabını şuhûdî bilgiyle yudumlamış, likâullahın sarhoşu olmuştur.
İrfan duymak, bilmek ve anlamak değil tatmak, sezmek ve varmak cinsindendir. Bilgelik değil, sahipliktir. Bu, beraberinde şuhûdî bilgelikleri getiren ahlâkî bir sülûk, irfanî bir ilerleyiş, manevî makamları kat ediş ve gaybî fetihler yoluyla elde edilen bir sahipliktir.
Allâme İslâm irfanı da dâhil olmak üzere, tüm İslâmî öğretilerin rasyonel olduğuna inanan akılcı bir şahsiyetti. O, pratik irfan da dâhil olmak üzere tüm irfanî/mistik kategoriler için rasyonel temeller öngörmüştü. Bunlar Tevhidiyye risalesinde Seyyid Ahmed Kerbelâyî ile Muhammed Hüseyin Garavî arasında geçen yazışmalara yazdığı zeyillerde ve El-Mîzân ve Velâyet risalelerinin farklı yerlerinde münderiçtir. Elinizdeki çalışmada Allâme’nin sözünü ettiğimiz temellerini Velâyet risalesine dayanarak açıkladık. İşte Allâme Tabâtabâî açısından pratik irfanın aklî temelleri:
Birinci Esas: Melekûta Ulaşmanın İmkânı (Varlık Âleminde Seyir)
Cevâdi Âmulî’nin ifadesiyle, “Velâyet sefernâmesi bir ârifin ‘halk’tan ‘Hakk’a olan yolculuğunun anlatısıdır.” İnsan tekvinî açıdan da Hakk yolunun bir salikidir. Yani –istese de istemese de– onun başlangıcı son, sonu da başlangıçtır. Zira “Ona ruhumdan üfledim” ve “Ey insan! Sen Rabbine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda O’na mutlaka kavuşacaksın da.” âyetleri melekûttan mülke ve mülkten melekûta doğru gerçekleştirilecek vücûdî bir seyri ifade etmektedirler. “Hiç şüphesiz ki O’ndan geldik, yine O’na döneceğiz” âyeti insanın bu dönüşümsel ve vücûdî hareketinin bir tefsiri niteliğindedir. İradî ve akılcı bir seyr ü sülûk talebindeki uyanık ve şuurlu insan hak şeriata ve istikamete dayanmıştır. Böylece menzillerdeki birinci seyrin aksine içsel (bâtınî) bir oluşa ve harekete yönelmiş, tekâmül hattını nihaî kemâle erişinceye dek sürdürmüştür. Sülûkun şuhûda kadarki doğru yolunu (sırât-ı müstakîm) kat etmiştir. Bu [ilerleyiş], itibariyât âleminden geçip hakikatler âlemine adım atmadıkça tahakkuk etmez. Nâsût, madde âlemi ve dünya “itibar âlemleri”dir. Buradan geçmek Allah’a ulaştıracak bir seyr ü sülûk için kesin bir ilkedir. Zahirci ve dünyaya düşkün kimseler Kur’ân’ın tabiriyle zâhirden bâtına ve mülkten melekûta geçebilecek kudrete sahip değillerdir: “Dünya hayatının sadece görünen dış yüzünü bilirler; âhiretten ise büsbütün gafildirler.” İlmî ve aklî bir olgunluğa erişemeyenler bu madde –ve geçici tabiat– âlemini çabalarının odak noktası haline getirirler. Onların bilgileri itibar âlemiyle sınırlıdır: “O halde Resûlüm, bizim zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatını yegâne gaye edinenleri sen de bir kenara bırak. Onların ilimleri ancak bu kadardır.” İlmî-epistemolojik açılardan belli bir olgunluğa erişenler ve aklî ve ruhî açıdan itibâriyât âlemini geride bırakanlar –zâhiri geçenler– hakikat ve bâtın âlemine girerler. Dolayısıyla Hakk’ın uyanmış sâlikleri olan veliler maddeden hafifleyerek manâya ve zâhirden kanatlanarak bâtına hicret etmiş kimselerdir. Nitekim Hz. Ali’nin de (a.s) buyurduğu gibi, “Hafifleyin ki mülhak olasınız.” Yani yol almak ve ulaşmak için kanatlanmak/uçmak gerekir. İtibâriyâttan ve taalluklardan özgürleşmiş bir insan yükselme ve tırmanma gücüne sahiptir. Böylelikle o, taayyünleri kademe kademe geçip kemâlin zirvelerini fethedecektir.