Melekût, mülkün mübalağası olup, “rahmet” anlamındaki “rahabût” sözcüğü gibidir. Âyet bir önceki âyetle birleştirildiğinde, burada melekût ile, şeylerin var ediliş yönlerinden biri olarak tali bir yön kastedilmektedir. “Mülk” sözcüğü ile yaratılışın tali bir yönü ya da bu iki yönden daha geniş bir anlam/yön kastedilmektedir. Buna hamledilebilecek bir diğer âyet de, “Böylece İbrahim’e, kesin bilgiyle inananlardan olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk”, “Göklerin ve yerin melekûtuna hiç bakmadılar mı?” ve “Eğer biliyorsanız, her şeyin malikiyeti ve idaresi elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanmayan kimdir, de” âyetleridir. Allah, üzerinde kendisinden başka hiç kimsenin yetkisi/nasibi olmadığına delil olması için melekûtu kendi ellerinde karar kıldı.
Dolayısıyla “melekût” sözcüğünde aşağıdaki anlamlar gizlidir:
Onda saltanat, hükümranlık ve mübalağa anlamı gizlidir. Varlığın tamamı ve memlukün (sahip olunanın) vücûdî niteliği malikin ihtiyârındadır ve o bunlar üzerinde hâkimdir.
Her şeyin melekûtu onun ilâhî bir var edilişle var olmasıdır (yani vücûdudur). Bu, Allah’ın emriyle ve “kün” sözcüğüyle tahakkuk eder.
Şeylerin var edilişi, Allah’a aittir/özgüdür. Şeyin tüm dizginleri Hâlık’ının yani münezzeh olan Allah’ın ellerindedir. O, mahlûklarını vücûdî ve ıtlakî (mutlak) bir ihata ile kuşatmıştır. Varlık âleminin hudûs ve bekâsı, ilâhî kudretin ellerindedir.
Eğer dikkatlice ve akıl ve kalp gözüyle bakıldığında “Allah’ın eli”nin ve ilâhî cemâlin tüm varlıkta görünür olduğu anlaşılacaktır.
Her şeyin yönü/ciheti Allah’a dönüktür. Çünkü her varlığın, birincisi Allah’a, ikincisi halka dönük olan iki yönü mevcuttur. Onun mülkü, halka dönük yönüdür veya her şeyin melekûtu o şeyin her iki ciheti de olacaktır. [Bu bağlamda söz konusu âyetler] Yüce Allah’ın her şey üzerinde saltanat ve hükümranlığının olduğuna ve O’ndan başkasının bir hâkimiyetinin olmadığına delâlet edeceklerdir. Dolayısıyla melekûtun şuhûdu “vechullah”ın, mutlak kudretin ve ilâhî mutlak velâyetin şuhûdu olacaktır. Zira âlem ve insan bu saf hakikatin âyineleridirler.
Tıpkı Allâme’nin A‘râf Sûresi’nin 185. âyetinin tefsirinde belirttiği gibi;
Melekût, Kur’ân’da Allah’ın şu âyetiyle zuhur etmiştir: “O bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece ‘ol’ der ve o şey de derhal oluverir. Her şeyin hükümranlığını (melekûtunu) elinde tutan Allah’ın şanı ne yücedir!” O, şeylerin Yüce Allah’ın yönlendirmesini takip eden bâtın(î) veçhesidir. Bu yöne nazar etmek ile yakîn birbirini gerektiren iki şeydir. Tıpkı “Böylece İbrahim’e, kesin bilgiyle inananlardan olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk” âyetinden de anlaşıldığı gibi…
Kur’ân’dan da anlaşıldığı üzere melekût, şeylerde Allah’a dönük/yönelmiş olan bâtın ya da veçhin kendisidir. Her şeyin bu yönüne ya da bâtınına nazar etmek yakîn ile bir aradadır [ya da yakini gerektirir]. Buradan yakin ile melekût arasındaki ilişki net bir şekilde anlaşılmış olmaktadır.
Melekûtun anlamından yola çıkarak –ve Kur’ân’daki kullanım sıklığını da dikkate alarak– melekût yolunun herkese açık olduğu çıkarsanabilir. Âlemin melekûtunu şuhûd etmek mümkündür. Yani bu ne muhaldir ne de özel/belli bir kesimin tekelindedir (her ne kadar bu hakikate sadece özel bir grup ulaşabilse de). Bu istidatlı kesimin yaklaşımı da cinsiyetler ve sınıflar üstüdür. Tıpkı Allâme’nin de belirttiği gibi;
Evet, burada inkâr edilmesi mümkün olmayan Kur’ânî bir hakikat mevcuttur: Bu, kişinin ilâhî velâyetin dergâhına girmesi, Kuds ve Kibriyâ’nın sahasına yaklaşması, göğün ve yerin melekûtundan kendisinden başkasından gizlenmiş şeyleri –Allah’ın büyük âyetlerini ve ceberutunun sönmeyen nurlarını– müşahede edebileceği kapıların açılmasıdır. Nitekim İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanların kalpleri etrafında dolaşan şeytanlar olmasaydı, onlar göklerin ve yerin melekûtunu mutlaka görürlerdi.” Yine Peygamber’den de (s.a.a) nakledildiği gibi, “Eğer sözlerinizde aşırılık ve kalplerinizde tereddüt olmasaydı, benim gördüklerimi görür, işittiklerimi işitirdiniz.” Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bizim yolumuzda cihad edenleri mutlaka yollarımıza hidayet ederiz. Şüphesiz ki Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.” Şu âyet de zahir itibariyle mezkûr hususa delâlet etmektedir: “Sana yakin gelinceye dek Allah’a ibadet/kulluk et.” Burası kesinliğin/yakinin ibadete tabi/ibadetle ilişkili olduğu yerdir. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Böylece İbrahim’e, kesin bilgiyle inananlardan olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk” Bu âyette de yakine ulaşma vasfı/tevfiki melekûtun müşahedesiyle ilişkilendirilmiştir. Başka bir âyette de şöyle geçmektedir: “Sonra onu gözlerinizle kesin olarak göreceksiniz.” Yine şöyle buyrulmuştur: “Hiç şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyin’dedir. Sen İlliyyin’in ne olduğunu nereden bileceksin? O, yazılı bir kitaptır. Mukarrebler onu göreceklerdir.”