bayram

04 December 2025 55 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 13

“Hayır, şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. İsteyen ondan öğüt alır.”; “İnsan daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?

Bu bağlamda Kur’an’ın, hatırlatan ve hatırlanmayı isteyen bir kitap olduğunu ifade edebiliriz. Bu özellik hatırda tutularak vahyin okuması yapılmalıdır. Zikretme odaklı okunan Kur’an, insana Rabbinin isteklerinin ne olduğunu ve nasıl davranması gerektiğini hatırlatır.

2.4. er-Râsihûne Fi’l-İlm

Rasehe (رسخ) kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçmekte ve her ikisinde de ilim ile birlikte (er-Râsihûne fi’l-İlm) zikredilmektedir. Rusûh, bir şeyde mütemekkin ve sabit olmak; râsih ise kendisine hiçbir şüphenin arız olmayacağı şekilde bilgiyi tahkik eden kişi anlamına gelir. Bu çerçevede ilimde rusûh sahibi olan, kat’î deliller eşliğinde Allah’a imanı olan, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu konusunda hiçbir tereddüdü olmayan, Allah’a mutlak anlamda teslim olanlar şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla rusûh kelimesinin özünden hareketle ilimde derece farklılığının bulunduğunu ve rusûh ehlinin ilmî seviyelerinin yüksek olduğunu anlamak mümkündür.

Âl-i İmrân Sûresi’nde Allah’ın bir kısmı muhkem diğer kısmı müteşâbih olmak üzere Kur’an’ı inzal ettiği ifade edildikten sonra müteşâbih ayetlerin hakikatinin ne olduğunun ancak Allah tarafından ve ilimde kök salmış kişiler tarafından bilinebileceği zikredilmiştir. Burada ayetlerin te’vîlinin sadece Allah tarafından mı yoksa ilimde rusûh peyda edenlerin de müteşâbihâtın te’vîlini bilip bilemeyeceği konusu ihtilaflıdır. Kimilerine göre Râsihûn ifadesi, Allah kelimesine atfedilmeli, kimlerine göre ise cümle-i müste’nefe (yeni bir cümle) olarak kabul edilmelidir. Müste’nef cümle olarak kabul edilir ve Allah lafzında vakfedilirse müteşâbih ayetlerin te’vîlinin ilimde rusûh peyda edenler tarafından da bilinemeyeceği ortaya çıkar. Ancak Râsihûn ifadesi, Lafza-i Celal’e atfedilirse Allah ve ilimde rusûh sahibi olanların müteşâbihatı bildikleri anlamı ortaya çıkar. Burada konumuzla alakalı olan kısım ise ilgili ayetin, müteşâbih gibi müşkil bir konunun te’vîlinde ilimde rusûh sahibi olanların da bilgi sahibi olabileceklerine yönelik bir yoruma imkân tanımasıdır. İlimde rusûh sahibi olanlara yönelik bu vurgu, ilimde herkesin aynı düzeyde olmadığını, derinlikli, nitelikli, öze vakıf olanların ayrı bir kategoride değerlendirildiğini ortaya koymaktadır.

Aynı şekilde Nisâ Sûresi’nde de er-Râsihûne fi’l-İlm terkibi hususi bir mevkiye delalet edecek şekilde “müminler” ifadesinden atıf harfi ile ayrılmıştır:

“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.”

Bu ayet, siyak-sibakı ile değerlendirildiğinde er-Râsihûne fi’l-İlm ifadesinin muhakkik Ehl-i Kitap alimleri ile ilgili olduğu görülecektir. Mezkûr ayet, faydalı ilimde kök salmış, dinde sabit kadem olanlar, sonradan Müslüman olan Abdullah b. Selâm ve Ka’bü’l-Ahbâr gibi Ehl-i Kitab’tan ilim ehli olanlar, ahkâm-ı ilâhîyeyi bilen ve onunla amel edenler şeklinde de yorumlanmıştır.

2.5. İlim/Akıl/Anlayış Sahibi Topluluk/Kavim

İlim kelimesi, bir topluluğa nispet ile de kullanılmış, böylece toplumsal boyuttaki ilmî seviyeye işaret edilmiştir. Bu terkiplerden bir kısmı şunlardır: “ilim sahibi topluluk”, “akleden topluluk”,“akletmeyen topluluk”, “kavrayış sahibi topluluk”, “kavramayan topluluk”, “hatırlayıp ibret alan topluluk”, “cehalet içerisindeki topluluk”, “tefekkür eden topluluk”, “yakînî bilgiye sahip topluluk.” Bu ifadeler ilim, akıl ve anlayış sahibi bir topluluğun bu nitelikleri taşımayan topluluktan üstün olduğunu göstermektedir. Kur’an’da işaret edilen ilmin yaygınlık kazandığı toplumlarda imanî, ahlâkî, bilimsel ve medeni düzeyde gelişmeler daha fazla görülecektir. İlim ile hareket eden insan ile ilim üzere bina edilen toplum ve müesseseler, ilmin rağbet görmediği muhitlere nispeten daha kalıcı izler bırakmaya muvaffak olurlar.

2.6. Ulü’l-İlm

“İlim sahipleri” anlamındaki ulü’l-ilm ifadesi de Kur’an’da birkaç defa geçmektedir. Örneğin Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik edenler ifade edilirken Allah ve melekler zikredildikten sonra adaleti gözeten ilim sahiplerinin de buna şahitlik yaptıkları belirtilmiştir. Zira ilim sahipleri, tekvînî ve teşriî delillerden hareketle hüccet ortaya koyma imkânına sahiptirler. Binaenaleyh ilim sahipleri aktif düşünme, mukayese etme, hikmet perspektifinde kâinatı okuma, hakikati keşfetme ve tabiat üzerinden Allah’ın varlığını ve birliğini hakkı ile idrak edebilme kabiliyetine sahip kişiler olarak nitelendirilebilir.

2.7. Ûtü’l-İlm

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar