Araştırma Konusu: Dinî Plüralizm
Dinlerin toplum sahnesindeki hayatiyetleri ve varlıkları bir yandan muhtevalarıyla ilgilidir, diğer yandan da sadakatle dine ve meşreplerine gönül vermiş, onun dünyasını savunan, inancını yaymaya ve geliştirmeye çalışan takipçilerine bağlıdır. Böyle olmasaydı dinlerden geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Ancak belki belirsiz kimi yazıtlar ve eskimiş kitaplar kadim kalıntılar olarak müzelerde saklanacaktı. Yahut metinleri önceki çağların edebiyatı olarak üniversitelerde araştırma konusu yapılacaktı. Tıpkı Yunan ve Mısır'ın kadim mitolojileri gibi!
Dolayısıyla dinlerin toplumsal hayatını sürdürebilmesinin temel etkenlerinden biri, bu dinlere aşkla bağlı, azimli ve onu korumak için canını vermeye hazır insanların varlığıdır.
Bu duygu bir dinin bağlılarında, dinin takipçileri bu dinde -telkin, alışkanlık, çevre ve toplum terbiyesi veya düşünce ve seçim sonucunda- başka bir dinde veya dinsizlikte karşılarına çıkamayacak bir değer buldukları ve ona bağlanma zorunluluğu gördükleri zaman meydana gelir.
Bir dine, meşrebe ve okula gönül verme ve bağlanma duygusunun nasıl ortaya çıktığı veya ortaya çıkabileceğinden bağımsız olarak üzerinde özellikle düşünmeye değer nokta, bireyin takipçiler zümresine girmesinin böyle bir duygu ve inancın ortaya çıkmasından sonra olduğudur. Açıktır ki kişi bir dini kabul ettikten ve bağlandıktan sonra kendi dinine yabancı veya inançlarına aykırı bilinen her okul ve ideolojiyi bâtıl sayar, onu inkâr ve reddeder, bu deruni ve fikri savaşta eğer iş harici mücadeleye varırsa savunma veya saldırıya geçer.
Bundan dolayı genel olarak bakıldığında -istisnai durumlar görmezden gelinirse- daima halk kitlelerinin doğasında, bir dini kabul etme, diğer dinler ve okulların mükemmel veya doğru olduklarını inkâr ya da en azından onlar hakkında bilgisiz olma durumu vardır.
Dinler arasında yapılan bu itikadî ve zihinsel, daha sonra da nesnel ve pratik kategorilendirme hiçbir zaman eşit olmamış ve bu aynı seviyede olmama hali daima bir tek kriterde görülmemiştir. Bazı dinlerin takipçileri kendilerini bir dine başka bir dinden daha yakın görürler, kimisiyle barış içinde yaşar, kimisine ise hoşgörü ve tolerans göstermezler.
Bu duygu ve bu kategori sadece dinler arasında değildir. Aksine bu, bir dinin değişik mezheplerinin karşı karşıya gelmesinde de gözlemlenebilir.
İnsanlık tarihi boyunca milletler ve milliyetler arasında baş göstermiş çoğu kanlı savaşlar, uzlaşmazlıklar ve inatçılıkların işte bu duygu ve inançların sonucu olduğu şimdi daha iyi anlaşılabilmektedir. Bu arada beşeriyetin fikrî, sosyal vs. hareketlerini incelemeye ve uzlaşmazlıkları gidermek için bir çare düşünmeye yahut kaydedilmiş birikim ve tecrübelere dayanarak dünyaya, insana ve dine yeni bir bakış getirmeye çalışan birtakım insanlar da bulunmaktadır.
Plüralizm, bu bakışlardan biridir. Tüm inançlar, dinler, okullar, dünya görüşleri ve meşreplere genişlik ve zenginlik kazandırmak; bunların tamamını zahiren değişik görünmelerine ve hatta kalıcı çelişkilerine rağmen birlik ve eşitlikle nihayete erdirmek; diğer tüm çatışmalara, itikadi düşmanlıklara ve dinî münakaşalara son vermek, ya da mezheplerin sayısını ve anlayışların çeşitliliğini açıklamak isteyen bir bakış açısıdır bu.
Burada plüralizme yönelişin etkenlerini ve saiklerini inceleme niyetinde değiliz. Çünkü bu etkenler ve saikler uzlaşmaz ve çelişik olabilirler. Aksine bu konudaki kasıt ve güdüleri göz ardı edip bu teoriyi ölçüp biçmeye ve onun bilimsel, pratik getirilerine odaklanmak ve Kur'an'ın penceresinden Kur'anî sorgulamaya dair yargılamada bulunmak gerekir.
Bu makalede araştırmanın çatısını, araştırmanın gerektirdiği alanları hesaba katarak yargı belirtme temeli üzerine kuracağız.
Dinî Plüralizm Bakış Açısıyla Kurtuluş
Bütün dinlerin düşünürlerinin zihnini meşgul eden sorunlardan biri, dinlerin çokluğu, mezheplerin ve anlayışların çeşitliliğidir.
Bu konuda düşünce ehlinin aklına takılan soru, acaba sadece belli bir dine inananların mı kurtuluşa ereceğidir. Acaba hakikate ulaşmak için bir tek yol mu vardır ve diğer yollar insanı kurtuluşa ve mutluluğa iletmede yetersiz midirler?
Bu sorulara cevap verirken ortaya konan çabaları üç görüşte özetlemek mümkündür.
Tekelcilik; sadece bir tek dinin, bir tek dinî anlayış ve telakkinin hak olduğuna, insanı sadece bu yolun kurtuluşa ulaştıracağına, geriye kalan dinlerin ise sonuçsuz kalıp akamete uğrayacağına inanmaktır.
Çoğulculuk; kurtuluş ve necatın bir tek dini takip etmeye münhasır olmadığına, bilakis mutlak hakikatin bütün dinler arasında ortak olduğuna, muhtelif dinler, mezhepler, şeriatlar ve inanışların o mutlak hakikatin tecellileri sayılması gerektiğine inanmaktan ibarettir.
Dinî plüralizmle aynı anlama gelen dinî çoğulculuk, dünyanın bütün dinlerinin, aynı nihai hakikatin değişik algılarını, çeşitli anlayış ve tepkilerini kapsadığını savunur. Onlardan hiçbirinin üstünlüğüne inanmaz.
Bu izaha bakılırsa dinî çoğulculuk ve plüralizmin iki alanı bulunduğu anlaşılabilir.