Yaşadığımız asırda âlimler ve filozofların en önemli kaygılarından biri olan din ve ahlak ilişkisine üç bakış açısıyla açıklama getirilebilir. Nietzsche (1844-1900) ve Marks (1818-1883) gibi insanlara göre din ve ahlak birbirinden ayrı iki kavramdır. Birçok din âlimi dinle ahlak arasında ittihat/birlik olduğu görüşünü kabul etmiştir. Nitekim dinin önemli bir bölümü ahlaktır. Bu İslamî telakkiye göre din ve ahlak arasında umum-husus-u mutlak hâkimdir. (Yani din daha genel olup ahlakı da içine almaktadır. Ahlak ise dinin bir bölümünü oluşturmaktadır). Bazıları ise din ile ahlak arasında tesir-teessür/etkileşim ilişkisi olduğu görüşündedirler. (Bkz. Misbah Yezdi, Aynı kaynak, s.171-175) Will Durant, dinin toplumdaki ahlakî değişimin gerisinde kaldığını beyan ederek aslında bu ikisinin birbirinden ayrı olduğu görüşünü güçlendirmiştir ki bu reddedilmiştir.
Batı dünyasındaki ahlak sosyalizm, liberalizm ve hümanizm gibi muhtelif felsefî ekollerin düşünceleriyle birlikte olduğu için din ve fıtrat eksenli düşünceyle uyuşmaz. Bu yüzden bazılarına göre batı medeniyetinin temeli, maneviyata kayıtsızlık, hatta maneviyat ve ahlakî kavramlara muhalefet zemini üzerine kurulmuştur. Onun için insani fıtratla uyuşmaz. (Tabâtabâî, Aynı kaynak, c.2, s282). John Locke gibileri olağanüstü hiçbir güce inanmamakta; bireyi merkeze koyan ve yaşantının çeşitli boyutlarında bireysel özgürlükleri gerekli gören, her türlü bağlılıktan, dinî ve ahlakî sorumluluktan serbest olunması gerektiğini düşünen bir anlayışı açıkça savunmaktadır. (Jones: 1362, c.2, s.203). Bu düşüncenin neticesi; batı toplumunun şu anda mustarip olduğu bir türlü doymak bilmeyen dünyevilik, güç arayışı ve cinsel rastgelelik dahil her şeyde dizginlenmemiş şehvetten başka bir şey değildir. Çok ilginçtir ki bazı batılı uzmanlar bu kaotik durumu/karışıklığı itiraf etmektedirler. Ayrıca insanların ve toplumların güzel ahlakını suiistimal etmek de kötü bir şey sayılır. Buna göre güçlüler sabır, affetme, fedakârlık, bağışlama, başkalarının haklarına saygı duyma, kanaat vb… ahlakî davranışları mahrum sınıfları köleleştirmek ve aşağılamak için kullanıyorlar. (Bkz. Behişti: Aynı kaynak, s.222).
3.3. İktisat
“İktisadın” medeniyetin temel dayanaklarından biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira iktisat toplumun ve medeniyetin çeşitli boyutlarını birbirine bağlar. Bu nedenle medeniyeti oluşturan unsurlar sahasında kafa yoran düşünürlerin ilgisini çekmiştir. Herhangi bir medeniyette “ekonomik sistem” denildiğinde, aslında o medeniyette tanımlanan bir dizi temel kural ve ekonomik mekanizmadan söz edilmektedir. Will Durant da "ekonomiyi" medeniyetin temellerinden biri olarak ilk sıraya koymuş ve diğer ilkelerin ekonominin etkisi altında kalacağını belirtmiştir. (Will Durant: 1991, c.1, s.8). Elbette bu görüş eleştirilebilir ve medeniyetin tüm yönleri ekonomik değildir.
3.3.1. Kur’an’da Ekonomi
İslam, ekonomiye ve insanların geçimine kayıtsız kalmadığı gibi, onu yönetmek için belli bir "ekonomik sistem" sunmakta, dünya ve ahiret saadetini ise bu sistemin tam anlamıyla uygulanmasına bağlı görmektedir. Satış, vasiyet, miras, vakfiye, sadaka, zekât, ipotek ve kira… gibi farklı fıkıh bablarında/fasıllarında (özellikle muamele bablarında/fasıllarında) pek çok iktisadi düzenlemenin varlığı ve emanet, ihanetten sakınma, adaleti gözetme, iyilikseverlik ve … gibi çok sayıda iktisat ahlakına dair tavsiyelerin bulunması, İslam medeniyetinin ekonomi mevzusuyla olan sağlam ilişkisini göstermektedir.
Tevhit, nübüvvet, kıyamet gibi itikadi konuların ve namaz gibi ibadetlerin yanında zekat, infak ve mali haklar gibi önemli ekonomik konuların örneklerle belirtilmesi, ekonomik konuların önemini göstermektedir. Bakara suresinin 43. ayetinde “وَ أَقيمُوا الصَّلاةَ وَ آتُوا الزَّكاةَ” (Namazı kılın ve zekâtı verin) buyurmuştur. Maide suresinin 55. ayetinde gerçek müminlerin “يُقيمونَ الصَّلاةَ وَيُؤتونَ الزَّكاةَ” namazı kılarken zekâtı da verdikleri (bu iki ameli birlikte yaptıkları) ifade edilmiştir. Mali konuların itikadî/inançsal ve ibadi meselelerle ilişkisi birçok ayette defalarca vurgulanmıştır. (Bakara/83/110/277; Nisa/77; Tövbe/5/11; Hac/41/78; Nur/56; Mucadele/13; ve …)
Ayrıca pek çok ayet, insanın saadetini/mutluluğunu "ekonominin ıslahına" bağlamış ve iktisatta adalete; ölçü ve teraziyi tam tutmaya, başkalarının mal ve haklarına riayet etmeye, iktisadî konularda yolsuzluktan ve gayri meşru tasarruftan uzak durmaya davet etmektedir. (Araf/85; En’am/152; İsra/35 ve Şuara/181-183). Bu tavsiyelerden bazıları, Hz. Şuayb'ın kavmine verdiği öğütlerdir ki Hud suresinde tekrarlanmıştır. (Hud/84 ve 85). Burada Kur’an’da geçen iktisat kurallarından bazılarına işaret etmekte fayda vardır: